KALP ÇAKRASI

Kalp çakrasına geçebilmek için “güç” ve “cesaret”i iyi anlamamız gerekiyor.
Güçlü olmak için tek başına her şeyin üstesinden gelmene gerek yok. Yaşadığın duygusal, fiziksel zorluğu “ben kendi ayaklarımın üzerinde durmalıyım” diyerek kendini gereksiz bir efora zorlamak değil güçlü olmak.
Güç, o anda ihtiyacın olanı fark ederek toplanabilir. Arkasından cesaret gelir ki, gerçekleştirebilirsin artık…
Karşındaki zorluğa veya belirsizliğe rağmen yürüme hali cesaret.
Birçok insan tanıyorum hayatlarını garantiye alarak yaşayan.
Ne tuhaf ki ölümlü olduğunu bilip ölümsüz gibi yaşayan tek canlı insanoğlu.
İşte o garantide yaşama haline konfor alanı diyoruz. Bildiğin yerden yumruk geliyor ve sen ona göre gardını alıyorsun. Bu alanda güç veya cesaret yok, ki o vakit kalp atışını duymuyorsun çünkü otomatik pilot devrede zihin deneğim çuvalına elini atıyor ve karar veriyor…
Gücü ve cesareti dengelediysen kalp çakrasında kabule geçebilirsin.
Yani, kendi gerçeğinle karşılaşma gücünü toplayıp her şeye rağmen cesaretle kendine bakabildiğinde; olanı süslemeden, üzerine basmadan sadece sen yaşadığında kendine şefkatle bakabilirsin.
Şefkatin içinde acıma, üstün görme yoktur.
Şefkat artık yargısız bakma halidir. İçerideki çocuğa sarılma veya sadece yanında durma hali…
Burada yaşadığım bir anı anlatmak istiyorum. Oğlum Yağız 4 yıl saçını uzattı, bir sabah kalktı “ben saçlarımı kısa kestireceğim” dedi.
“Bu önemli bir karar emin misin?” dedik.
“Eminim” dedi, “yarın gidelim berbere” dedim.
Ertesi gün saat 13:00’a kadar oyalandım, çünkü bir değişiklik istiyor ve bu değişikliğin saçını kestirerek gerçekleşeceğini sanıyor. Evet değişecek ama onun düşündüğü değişiklik başka.
Berbere giderken yolda konuştuk, “belki koltuğa oturup vazgeçerim” dedi, “olabilir” dedim. “Sen beni kapıda bekle anne” dedi, “tamam” dedim. “Karar senin kararın ben seni her halinle beğeniyorum” dedim.
Berberden eve gelene kadar tuttu kendini, eve gelince kafasına bir bere geçirdi ve ağlamaya başladı; “Git anne” dedi ve bir sürü yargı sıraladı kendine dair. Ne desem işe yaramayacak biliyorum. İçimdeki çocuk öyle üzülüyor ki… Ben de yaşadım bu anları, üzüntüsünü anlıyorum ama ne yapmam lazım anne olarak bilmiyorum. Bildiğim tek şey “sen kendin karar verdin, ben sana söylemiştim” diye bağırmak ama öğrendiğim şey bu değil. O, kendini değiştirmek için güç topladı, belki günlerce oynadı saçlarıyla sonra bir cesaretle sonunu bilmediği bir karar verdi, şu anda “rağmen”i yaşıyor.
Balkona çıktım başladım ağlamaya, içimde bir anne ses veriyor, bir küçük Yeşim “dur sadece yanında ol” diyor. Özgen’e mesaj attım “ne yapmalıyım?” Çünkü bir uzman desteğine ihtiyacım var. Özgen “sus, dur” dedi.
Sustum ve durdum, bir sürü yemek yaptım o gün. Kafasında beresi ile geldi “güzel kokuyor” dedi, yemek yedi. Ertesi gün daha iyi kalktı, daha ertesi gün daha da iyi oldu. İşte, gücü kullanmayı, cesaretli olmayı böyle öğreniyoruz dedim içimden. O ne düşündü bilmiyorum, bildiğim tek şey çocuklukta ihtiyacımız olan tek şey yargılanmadan, suçlanmadan büyüyebilmek.
Önümüze her an bir öğrenme kapısı açılabilir. Bu kapıdan girerek kırılmaya, üzülmeye, “rağmen” yürüyerek kalbimizi açabiliriz. İşte orada kendine şefkat gelişiyor.
Denemenin, keşfin hazzı kalbini genişletebilir. Şefkatin ardından sevgi gelebilir. Kalp bedenin en kırılgan organı olmasına rağmen kendi kendini idare eden tek organı, beyin ölümü gerçekleşti derler ama kalp durmadan makineden ayırmaz doktorlar. Öz denge tam da burada çünkü burada kabul var, şükür var, özgürlük var.
Kalp çakrasının elementi hava. Hava gibi hafif hava gibi ağır olma hali var. Hava tüm alana yayılır ve alanı kaplar.
“Ayağını sıcak, kafanı soğuk”, “Kalbini ferah tut ” denge ancak böyle sağlanır. Kalp huzurun merkezidir. Hiç şüphesiz bırakma halini ancak korkuyu, yenilmeyi, düşmeyi iliklerimize kadar, tüm hücrelerimizle kabul ederek gerçekleştiririz. Tabii ki zihin işine karışacak “senin yüzünden, onun yüzünden” diyerek mantıklı bir açıklama getirecek. Sen kalbini ferah tut yapılması gerekeni yapılması gerektiği zaman yapmışsındır, sen o olgunluğa sahipsin.
Alma verme dengesini sağlar dedik kalp çakrası için. Verdiğine pişman olmama hali, yani bazen verdiğin yerden alamazsın ya, hani o başka kaynaktan gelir sana, işte tam burası, kabul hali gerçeği bildiğinde gerçekleşebilir bu hal.
Bence kalp çakrası artık büyüdüğün ve her şeye rağmen yürüdüğün yer.

Sevgiyle

Yeşim Atik

KALP ÇAKRASI

Hayat kendini kabul ettiğin sürece akar, öyle bir akar ki bazen gürül gürül bazen durup susarak. İster ki sen güven, bırak doğa ananın kollarına kendini, o taşıyacak zaten seni. Dönüştüre dönüştüre, ağlata güldüre, özüne ine çıka var olacaksın bu hayatta.
Hoş geldin evine, hoş bul arkadaşım eksiklerinle gediklerinle, olanınla olmayanınla önce kendine şefkatle baktığın yer burası; kalp çakrası. Anahatha çakra seni sana sevgiye, şefkate davet ediyor…
Bırak geçmişi, bırak geleceği. Teknolojinin icadı yarının hava durumunu bilmeyi… Sen kendi içindeki havayı nasıl hissediyorsun?
Kendine sarılmakla başlar hayatın. Kendine sarılamadığın kadar başkalarına sarılır, onları kontrol etmeye çalışırsın. Artık gerçekle karşılaşma gücüne sahipsin sen, üçüncü çakrada öğrendin ateşi dengelemeyi.
Aşk, ateş ve havanın birleşimi gibidir. Yanarsın, sonunu düşünmeden aşkla, hava çarpar yüzüne yana yana yükselirsin küllerinle inersin toprağa, yeniden doğmaya.
Burası denge: aşağıda üç çakra, yukarıda 3 çakra daha. Kalp çakra dünyevi hırsları, kıskanmayı, öfkeyi, kendine küsmeyi, etrafa kusmayı bıraktığın, gülümseyerek, taa derinden “bilerek” sustuğun yer. Hayatın sana aktığına emin olduğun yeri bulmak kalpten geçiyor. Zihinle beden arasında, kendin ve karşındaki arasında, iç ile dış alem arasında, almak ve vermek arasında denge burada. Nefesine bak nasıl akıyor, kalbin nasıl atıyor?
Anahatha çakra kendinle baş başa sohbete oturduğun yer. Burası egonun ötesinde bir yer, çırılçıplak kendini sarmaladığın, sarmaladıkça çoğaldığın, aktıkça akıttığın yer tam göğüs kafesin. Hadi izin ver kürek kemiklerin rahatlasın, kimseyi taşıma orada, kendini de taşıma. Gerçeğini kabul ettiğinde akacak, basitleşecek hayat. Nar gibi insan aslında dışarıda sert bir kabuk, içeride bin bir tane. Her tane bir birindeneye ihtiyacım var? Dışarıda yağmurlu rüzgârlı bir hava, seninse halletmen gereken bir işin var, zihin “çabucak hallet, gitmen lazım” diye diretir. İçinden bir ses başka değerli ve sevilmeye değer.
Önceki yazılardan hatırlarsınız, ilk üç çakra bizi hayata bağlayan ve var olmamızı sağlayan çakralar. Daha maddesel, hayati var olmak, hayatta kalmak, hareket etmek, ortaya çıkmak ile ilgiliydi. Kalp çakra da artık süptil olana doğru geçiş yapıyoruz, aslında çıktığımız yolculuğun en keyifli yerindeyiz.
Neye ihtiyacım var? Dışarıda yağmurlu rüzgârlı bir hava, seninse halletmen gereken bir işin var, zihin “çabucak hallet, gitmen lazım” diye diretir. İçinden bir ses “bu gün olmasa da olur, yarın da yapabilirim” der. Bu iş hayati bir mesele değilse çok ince bir ipin üzerinde geziyorsun demektir. Sesler karışabilir, ipin üzerinden düşebilirsin. Zihin, ego en başarılı, en reddedilmeyen, en iyi sen ol diye “disiplini bozma, git işini yap dön” derken sana kendini aşağıya çekmen için malzeme verir “tembelsin, disiplinsizsin.” İçerideki ses “şu anda battaniye altında bedenimi sıcak tutmaya ve uyumaya, sıcak bir tas çorba içmeye ihtiyacım var” der. İşte buradaki denge çok değerli. Belki ilk denediğinde suçluluk duyacaksın ama ihtiyacın olanla beslendiğinde nasıl da verimli olduğunu gördükçe ihtiyaçlarına, kalbinin sesine daha sık kulak vereceksin.
İyi niyetler kalp çakrası dengede olduğu zaman akar geçer içinden ve kalbinden geçirdiğin, sindirdiğin, süzdüğün, gerçekleşir. İşte tam da bu nedenle “kalbini kirletme” babamın dediği gibi “kalbini ferah tut.”
Çevreni kontrol etmeye çalışıyorsan dur bir bak; hayat akıyor, sen neyi kontrol edebiliyorsun? Boş ver hayatı, fakat “salla” demiyor aman yanlış anlama. “Senden büyük bir şey var, nefes al’’ diyorum. Nefes kalbi geçmişten ve gelecekten arındırır, şimdi olana getirir. “Şu an” olana, “acı” ya da “sevgi” dolu… Sanma ki kalp çakrası “çok kalp”, “çok mutluluk,” “çok sevgi”, “çok aşk…” Başta da dedim ya; aşk için yanmak, küllerini savurup, yeniden toprağa dönmek gerek. Kalbin kapılarını açtığında, içeri hırlısı da girecek hırsızı da …

Devamı haftaya

Sevgiyle

Yeşim Atik

3. ÇAKRA SOLAR PLEKSUS

Güneşli günlerde kendini nasıl hissediyorsun? 

Güneş solar pleksus yani üçüncü çakrayı besler, bu nedenle kendimizi zinde, güçlü ve dönüşüme açık hissederiz. Yağmurlu günlerde tv battaniye altında çok vakit geçiriyorsan, insan göresin gelmiyorsa az dur aşağıda anlatacağım. 

İkinci çakrada yarattığın hareketi üçüncü çakraya taşımak ve ortaya çıkarmak mücevher gibi parlamak. 

Üçüncü çakranın amacı dönüşüm.  

Enerji, güç, irade, özgüven ve cesaret de bu çakranın konusu dönüşümün gerçekleşmesi için bu saydıklarıma ihtiyacımız var ki bunların hepsi omurgamızda ki enerjide mevcut.  

Ateşi kontrol altına almazsan ya kendini ya da köyü yakarsın.  Efendim hepimizin bir güneş yanığı hikayesi vardır mutlaka, güneşin dengede kullanmak gerek.  

Enerji, güç, irade, özgüven ve cesaret uyum içinde, farkındalıkla dans etmeli ipin ucunu kaçırdığında yüksek egon ile yakarsın ya da kendini öyle aşağıya çekersin ki küllerin ortalığa saçılır.  

Egonu öldürme onu gör, kim olduğunu hatırlatsın sana, yolda yürürken, hayatta kalmak için, güvende hissetmek için, yol çatallandığında yönüne karar vermek için egoya ihtiyacın var. Direksiyon senin elinde sıkı sıkı tutup önüne çıkacak her şeyi kontrol edeceğini zannedersen ego seni içine hapseder, direksiyonu gevşek bıraktığında savrulursun ‘’ne sıkı, ne gevşek’’ denge istiyor üçüncü çakra.  

Çok basit anlatmayı seviyorum google amcaya üçüncü çakrayı sorsan karşına kitabi bilgi zaten gelecek elementi ateş, rengi sarı bilgilerini değil de hayatına yansıtabileceğin kısmını anlatmak istiyorum. 

Bazen kendini sıkışmış, güçsüz, yaptıklarını, öğrendiklerini dışarıya çıkaramaz halde hissediyor musun? Bir utanç ‘’zaten yapamam ki’’  hissi içini kaplıyor mu? Bunların hepsi üçüncü çakranın yetersiz dönüşü ile ilgili (yani yin alanda yani pasif eril alan) bu yaşadığın şey içinde patlar seni içten yakar.  

Mesela bir eğitim aldın onu tamamlayacak bir eğitim daha aldın bilgi ile donandın bu bilgiyi hayatına geçirip kullanman gerekiyor. pastacılık kursuna gittin ev her çeşit pasta ile doldu, sonra kurabiye yapımı kursuna gittin bu kez ev kurabiye doldu bunları yedirecek biri lazım hepsini sen yersen çatlarsın, yaptıklarını anlatıp, pişirip başkaları ile paylaşmazsan bu içinde patlar, çürür. Bu durumun tam tersi pişirip, yedirip ‘’ben zaten, ben aslında, ben her zaman’’ diye kurduğun cümlelerin fazlalaştığı ve herkesin yaptığına eleştiri ile yaklaşmaya başladığın bir an gelirse burada da ego şişti dikkat! 

 Gücünü topla, enerjini, iradeni kat önüne, cesurca pişirdiğin pastayı, kurabiyeyi çevrene sun. Bu yaptığınla dönüşüm gerçekleşecek birileri çok beğenecek ve senin öz güvenin tazelenecek belki ‘’gel bunları satalım’’ diyecek paraya dönüşecek, birilerinin aklına ‘’ben de pastacılık kursuna gideyim’’ fikri yerleşecek. Yaptığımız harekette bir dönüşüm olmalı, doğanın kuralı dönüşmek.  

Kök çakranın sorusu ‘’ şu anda ne hissediyorum? 

İkinci çakranın sorusu ‘’şimdi ne istiyorum? 

Üçüncü çakranın sorusu ‘’şimdi ne yapabilirim? 

Hikayeni kabul ettin, kendi hislerini fark ettin, hareket ederek istediğini keşfettin yarattın, şimdi yaptığını, yarattığını ortaya çıkarma zamanı geldi. 

Bir kiraz ağacını düşün, yalancı bahara kanıp açıverir çiçekleri sonra yağmur yağar çiçeklerin bazıları dökülür ağaç buna hayıflanmaz, gücüm boşa gitti demez durur, gerçek baharda başka çiçekleri açar.  Güç dediğimiz şey yere düştüğümüzde kalkış şeklimizde saklıdır. Düşer düşmez kalkmaya çalışıyorsan debelenirsin kalkıyormuş gibi olursun yeniden düşersin. İrade ve disiplin düştüğün yerden sana göz kırpar. ‘’ben hiç disiplinli değilim’’ dediğin yere bak kime göre disiplinli değilsin? Biricik bedenin ve biricik köklerin var senin alışkanlıklarını başkalarının deneyimlerine göre değil kendi farkındalığınla izle, birer birer dönüştür, kendi bedeninin disiplinini yarat bana iyi gelen sana iyi gelmeye bilir. Burada ‘’ama benim iradem zayıf’’ deme, sonuçta iyi geleni bulduğunda süreç zevkli gelecek. Denemeden, yanılmadan, yoldan geri dönmeden, destek almadan, bilgilenmeden, terlemeden sana iyi geleni bulamazsın ve bu yoruldum sanmaların seni güçlendirecek. 

 Güç, irade ve disiplin dans etmeye başladığında yere çakılmalarda, kendini ve ya köyü yakmak yerine gücünü toplayacağın zamanı bekleyeceksin debelenmeden sadece nefes almaya şükrederek.   

Sizi biraz daha gerilere götürmek istiyorum çünkü bu çakranın gelişim aşaması 18 ay ve 3,5 yaş arasında. Bu dönemlerde çocuklar tek başına yürümek, yemek yemek, alacağı oyuncağa, giyeceği kıyafete karar vermek için anne ile inatlaşır. ‘’Ben, benim’’ ile başlayan cümleler kurmaya başlar çocuk, sınırlarını çizmeye başlar, ebeveynin görevi çocuğun sınırlarına saygı göstererek sınırlarını deneyimlemesini sağlamaktır ve kendi sınırlarını çocuğa anlatmaktır. Oyuncak reyonlarında ayağını yere vura ağlayan veya kendini yere atarak tepinen, etinden et koparıyormuşcasına bağıran çocuklar görmüşsünüzdür. Ben bunu istiyorum!!! Annelerin birkaç tavrı var bu duruma, görmemezlikten gelerek çocuğun başkasının olduğuna çevreyi inandırmak ve çocuğun susmasını beklemek. Komşu duymaz çimcikleri ile evde konuşacağız bunu seninle diyerek kolundan çekiştirmek. Yaptığın çok ayıp herkese rezil olduk diyerek etrafa bakınarak ne kadar terbiyesiz bir çocuk yetiştirdim utancı ile içine kaçmak. Bunların hepsi çocuğun üçüncü çakrasını tıkar, annenin ki zaten tıkanık!!! Bu sürüklenen çocuk oraya bir bayrak diker. İradesi, gücü, özyönetimi elinden utandırılarak alınmıştır.  

Çevrendeki insanlarla ilişkini de solar pleksus çakra yönetir. Sınırların burada çünkü egonu şişirerek veya için için yetersiz olduğunu düşünüp yalnızlaşmak ikisi de üçüncü çakranın dengesiz olduğunu gösterir.  

Dengelendiği çakra kalp çakrasıdır koşulsuz sevgi, özgüvenin olduğu yerde kalp çakrası ile dengeye gelir. 

Güç sen de artık büyüdün, bahaneler yerine, kendini suçlamadan nazikçe, şefkatle kabuğundan çıkmaya davet et.

Ortaya çıktığında, karşılaştıklarınla sen de şaşıracaksın. 

Kendine keşif, keşfettiklerine şaşırmak paha biçilmez bir zevk bu zevkten ve kendi öz potansiyelini bulmaktan vazgeçme. 

Sevgiyle

Yeşim Atik

KENDİNE KEŞİF

“Kendi yüzümü kendi gözlerimle görmek istiyorum” sizce bu mümkün mü?

Yağız 4 yaşındaydı bu soruyu sorduğunda, ben ise henüz taze bir öğrenci, kitap bilgilerine gömülmüş karizmatik bir yoga eğitmeni… 

Sohbet şöyle devam etti: 

-Aynada görebilirsin yüzünü Yağız 

-Hayır, ellerimi gördüğüm gibi görmek istiyorum. 

-Ama gözlerin yüzünde bu mümkün değil… 

-Ama niye? Seni kendi gözlerimle görüyorum, kendimi niye göremiyorum? 

Ben çok ulvi bir yanıt vermek istiyorum, çocuğun hayatında bir dönüm noktası olmalı, çok profesyonel bir tavır ile düşünüyorum, çıkmıyor… 

-Ben biraz düşüneyim annem (Bir çocuğa bunu nasıl anlatırım ki? Ve gerçekten sorunun cevabını ben de bilmiyordum)

-Böyle yaratılmışız Yağız. Başkalarını görerek, kendimizi ise araştırarak, izleyerek tanıyoruz. 

Hani ben meditasyon yapıyorum ya işte gözümü kapatarak izlemeye çalışıyorum yani kendimi. 

(Yağız yanıtı hiç beğenmedi aslında) 

-Yani Allah bizi böyle yaratmış, biraz tuhaf, ben niye kendimi tanıyamıyorum ki… 

Aradan yaklaşık bir hafta geçti, Şükrü çektiği videoyu televizyondan gösteriyor, Yağız gözlerini kocaman açtı 

-Bu ben değilim, bu benim sesim değil. Sizin sesiniz aynı. Bu benim sesim değil!!!! diye ağlamaya başladı.

-Anneciğim biz de kendi sesimizi çene kemiğimizden duyuyoruz vs diye anlatıyorum ama Yağız ağlamaya devam ediyor, dinlemiyor bile beni 

-Bunu da Allah mı yapıyor, benim gerçek kendimi görmeme neden engel oluyor, bu gerçek sesim değil, bunu bana yapmaya hakkı yok… 

Susmadan ağlıyor, durmuyor…

Annemden öğrenmiş yanım “aaaa beni üzme Yağız, ağlama hadi odana” demek istiyor, bilen yanım durduruyor. Büyüyünce her şeyi bilirim sanıyordu çocuk yanım, gözlerini kocaman açtı şaşkın, dokunsan ağlayacak; “’Anne olmayı beceremedim.”’ 

Neyse ki az çok bir şeyler biliyorum. Çocuk gelişimi okudum. Yağız’ın soruları ile dalga geçmeden anne baba olarak bildiğimiz kadarını anlattık, ses oyunu oynadık, borulardan birbirimize konuştuk, kulaktan kulağa oynadık, bez torbanın içine oyuncaklar koyup dokunarak tanımaya çalıştık, gözlerimizi kapatıp birbirimize dokunduk, kendi yüzümüze dokunduk. O zaman ne biliyorsam o kadarıyla destek olmaya çalıştım Yağız’a.

Yine kendimle çalışıyorum son zamanlarda, babamın ölümünü kabullenmek, acımı ıstıraba çevirmeden içinden geçmek, olanı bütünüyle görebilmek için meditasyon çalışmaları yapıyorum. Hatta başlangıç seviyesi meditasyon eğitimlerini tekrar almaya başladım. Kitaplığı kurcalarken, hamile olduğumu öğrendiğimden beri Yağız için hazırladığım defter elime geçti. Yukarıdaki yazıyı oradan buldum. Gelmesi gereken tam zamanında gelir, sen görmeyi istiyor musun?

Hep başkasının gözlerinden bakıyoruz kendimize. “Annemizin” gözü mimleniyor içimize ve o mimle başkasının bizi nasıl gördüğünü anlayıveriyor ve kesiyoruz geçer  ya da  geçmez biletini… 

Kendimizle tanışmadan, başka birini tanıdığımızı sanıyor bir de onunla yaşadıklarımıza üzülüyoruz. 

Başkasının gözleriyle değil, kendi gerçekliğinle tanışmak… 

Gerçekten kendi gözlerimle görmek istiyorum bu günlerde kendimi. Kendimi görebildiğimde dışarıda gördüklerim gerçek olacak biliyorum. Canımın ne kadar çok yandığını, içimdeki özlemi, güçlü olma çabamı, sonra fark edip bırakıverme halimi, bir anın aklıma gelişiyle ağlamam, sonra dönüp patates soyuşum… Biraz “delimsirek” derler bizim buralarda benim bu halime. Yaşamın içinde öyle çok duygu var ki, biri geliyor biri gidiyor. Sadece benim gözlerim görebilir, ben içinden geçebilirim kendi gerçeklerimin…  

Gerçek demek, olan demek ne oluyorsa yani… 

İyi, kötü, çirkin, güzel, mutlu, mutsuz, öfkeli bunların hepsi benim. Kime göre acı, kime göre iyi, kime göre kötü?.. 

Her bir kar tanesinin şekli birbirinden farklı, neden biliyor musun? An… Hiçbiri aynı an içinde ve aynı koşullarda yeryüzüne inmiyor, 1 salise fark var aralarında. Hepsinin birbirinden farklı şekilleri oluyor, tıpkı bizler gibi. Aynı anda dünyaya gelebiliriz ama farklı şehirlerde, farklı anneler ile dünyaya geliyoruz. Birimizden farklı olduğumuz gibi yaşama şeklimiz de farklı. Tam da bu yüzden kendimizle tanışmamız gerekiyor. 

Şimdi buraya çok afili bir yazarın ismini yazmak istiyorum aklıma gelmiyor ve anında yargılamaya başlıyorum “okuduğun aklında kalmıyor acaba hangi vitaminin eksik, kafanı vermiyorsun, yoo veriyorum aslında.”  

Okuduğumun içinden geçiyorum, öyle içselleştiriyorum ki sanki kitabı ben yazdım. Bir iki kelime de değişiyor zaten ben içinden geçerken. 

Ben hatırlayıp içinden geçtiğimi yazayım, sonra bulacağım söz (Derslerime ve eğitimlerime gelenler hatırlayacaklar bu paragrafı.)

“Zihnine bir düşüncenin gelmemesi için çaba harcama. Hatta aç kapıları, gelen düşünceyi gör. Onun misafirliğini kabul et, çay kahve ikram edip sohbet etme, bırak düşünce geçsin gitsin, sen izleyici, şahit ol, bazen bu şahitlik bozulacak ve sen o düşünceye kapılıp duygu kayığına binip kendini kıyılara, kayalara çarpabilirsin, bu da normal. Hiç bir şey için geç değil, nefesini fark et, evine şimdiye dön” 

Orijinal paragraf ‘”Ön ve arka kapınızı açık bırakın düşüncelerinizin gelip gitmesine izin verin ama onlara çay ikram etmeyin’’  Shunryu Suzuki -Zen zihni Başlangıç zihnidir-  (Ben uzun anlatmayı seviyorum.)

Bize gelen bütün duygular normal. Kendimi bir anda beceriksiz hissedebilirim. “’Beceriksizliğe” çay ikram ettiğim anda yanına değersizlik hissi kuruluyor, bir başkası daha geliyor ve çok kalabalık oluyor. Ben kendimi unutuyorum duygularla dövünüp duruyorum… Ancak kendimizi gördüğümüzde, fark ettiğimizde, duyguyu görüp selam verdiğimizde şimdiye dönebilir gerçekliğimizi yaşayabiliriz. 

O vakit şükür…

Yeşim Atik

İÇİNDE OLANI DIŞARI ÇIKAR

Bak bakalım‘’Şu anda ne istiyorsun? beni istediğime götürecek hareket ne? Hayatın şöyle bir kuralı var, seni isteğine götürecek hareket çoğu zaman içinden gelir, bir sabah yataktan coşku ile kalkarsın o an ne istediğini bilen ve harekete hazır biri vardır. İçinden gelen coşku seni yaratmaya doğru yönlendirir ve sen ilk adımları atarsın. Ertesi günlerde sorgu başlar aslında bu yaptığımı kim beğenecek? Allahım ben ne yapıyorum? Aslın da anlatmak istediğimi tam anlatamadım… Bunu nereye satarım? Vs vs…  zihin deneyim çuvalına elini atmış ve karıştırmaya başlamıştır ‘’zaten ben… ‘’ diye başlayan cümle seni aşağıya doğru çeker.
Sen, o yarattığın neyse bir kenara koyar yine kabuğuna çekiliverirsin. Üzgünüm, sen durabilirsin ancak hayat kendi planları ile akmaya devam eder. Hareket etmeyi rededer, çekilirsen bu kez hareket sana dışarıdan gelir.  Hayat seni konfor alanının dışına iter, artık o yataktan coşku ile değil ‘‘ne yapsan da bu berbat alandan çıksam’’ diye kalkarsın. Sabahın köründe hareket etmen için bas bas bağırır bacakların ağrır, kasıkların ağrır, gecenin bir saçma saatinde uyanırsın, bir yeme ve ya hiç yememe hali basar üzerine, elin kolun bedenin hiçbir yere sığmaz bir kıpırda diye dürtülürsün. İçeride ki dışarıya çıkamayan potansiyelin seni dürter durur. Haaa sen yine görmezsen hayat boynuzunu geçirir, canın öyle acır ki beş ayda yaratacağını bir haftada dökmeni sağlar çünkü artık kök güçlü ve gövde esnek her yana eğilebilir. Acıya rağmen dökmüyorsan yaratıcılığını, sen acını ızdıraba çevirip girdapta döner durursun (hala girdapta döndüğünü düşünüyorsan kök çakra çalışmalına devam et).
Girdapta dönme -su gibi akmaya ne dersin? –
Önce merak gelecek, yargılama merakını çocuk heyecanını hatırla onunla kal biraz yaratma hali bu, durma ve suçluluk duygusu ile birlikte gelebilir onları da gör yine yargılama yok. Şimdi ne hissediyorum? Sorusuna yanıtların artık net hislerinle hemhal oldun sen. Orada gördüğün suçluluk hissi seni aşağıya çekmesin onu sadece gör ve harekete devam et. Suçluluk sakral çakranın gölge duygusu yani kötü yani bunun normal olduğunu söyle kendine hareketin durmasına izin verme ‘’sobe’’ de suçluluk hissine. En önemlisi şu ki bizi doğa etkiliyor ve gökyüzünde gezegenler hiç boş durmuyor, ay tutulması, dolunay, gezegenlerin hareketi, bunların hepsi suyu yönetiyor evrende ve senin bedeninin neredeyse % 70’i su, tüm evrende su çekilirken sende de su çekiliyor ve sakral çakranın elementi su arkadaşım. Bırak çekilecek içinde bir şeyler, sonra geri gelecek sen hislerde kal ve ne istediğini fark et. Doğa sen kabul edersen senin yanında, sen kabul etmez zorlarsan sen onu karşına alırsın, o sana öyle bakar ‘’ne yapmak istiyor acaba bu arkadaş?’’ diye, akar seni beklemez, ya sürüklenirsin yara bere içinde ya da sırtını bırakırsın akışa sen bilirsin.
Bir de şöyle bir şey var kandıramazsın evreni ‘’eller kalbin önüne, al derin bir nefes bırakıyorum kendimi’’ diyerek kandırmaya çalışma dürüst ol, ya bırak ya da bırakmadığını gör ve bırakmak için araştırma için de ol.
Bırakmadığın sürece akmayacak, hortumun kıvrılan yerini bulman gerek belki yeniden kök çakraya ineceksin korkma, yenildiğini, beceremediğini düşünme. Burada sana kötü bir haber vermek istiyorum ki artık eski gözü kapalı haline dönmen ‘’imkansız’’ çünkü toprağı kaldırdın, temele girdin çalışma odasındasın ve hareket etmek zorundasın. Zevk aldığın yerleri bul, haz aldığın çalışmaları bu bunlar sana basit ya da saçma gelebilir. Koskoca mimar olmuşum yaptığım kek kabardı diye kendimi alkışlayım mı? evet alkışla o keki herkes kabartamıyor. Kapat gözlerini kendini müziğin kollarına bırak bedenin, nefesin tüm hücrelerin ritmin içinde aksın. Bırak kendine karşı olan yargılarını dans içinden gelsin bir kural olmasın, herkes gibi de olmasın sadece sen olsun ‘’sen bu müzikle ne hissediyorsun? Sen ne yapmak istiyorsun? ‘’ -İnan beden bilge- senin zihnin onu yönetmez, hareket gelmesi gerektiği gibi ihtiyacı olan kadar gelecek. Haz aldığın yerde nefes al ve suçluluk hissi duyduğun yerde ver nefesi bırak bu suçluluk hissi şu ana ait değil.
Durduğun yerde sadece dur yargılama, aktığın yere güven bırak sırtını tutunsan da yara alacaksın, gözlerini kapatıp bıraktığında bir yere çarpsan da, yaralarla varız hayatta yaraları üflemek bir efor harcamak, o da bir hareket. Harekete geçmek cesarete attığın bir adım aslında yanlış mı? doğru mu? diye yargılama sadece hareke geç.  Sen sorumluğunu alacak kadar büyüdün, ‘’yanlış yapmışım’’ diyerek yeniden başlamak sana zor gelmez.  Eforsuzluğun içindeki eforu hisset. Uslu uslu duran çocuk mutlaka yatamazlık yapmaya hazırlanıyordur. Çocuk merakını salıver. Burası evin çalışma odası dedik deneme yanılma normal hareket illaki başarı ile sonuçlanmaz hayattaki tek başarı senin kendini iyi hissetmen.
Sakral çakranın ilgili salgı bezleri ostrojen ve testosteron hormonu yani senin cinsel hayatın da burada merak araştırma, kendini keşif, haz almaya açık olmak ve bırakma hali bu olanı var eder. Nasıl ki su hayat kaynağımız, sekste hayat kaynağımız enerjetik ve üreme, çoğalma açısından özellikle bilinç dışında bizi meşkul eden bir alan. Bedeninin tüm ihtiyaçlarını farkındalık ile karşıla şu andan itibaren yediğin yemek seni hayatta tutsun ama zevkte versin, hareket etmek spor yapmak bedenine iyi gelirken sana haz da versin, sevişmek görev değil haz alanında olsun birikeni boşaltma zevk aldığın yeri bul ve meraklı ol. Kök çakrada hayatta kalmak için beslenmek gerekiyordu Svadhıstana Çakrada duyguları beslemek gerek, biz reiki uygulayıcıları ikinci çakra ile boğaz çakrayı dengeleriz ki visuddha çakranın duygusu dürüslük ve iletişimdir. Kendinle iletişimde olduğunda haz aldığın alanı kendine dürüst, içine dönerek hislerininle hemhal bulduğunda fark ettiğinde, kendini ifaden değiştiği gibi dışarıdan gelen sesi doğru duyman gerçekleşir. Akış tek başına olmaz aktığın hayatta dokunduğun, tanıştığın bir sürü hayat var onları duymak, görmek ve onlarla birlikte uyum içinde  akmak önemli olan.
Bırakmak, akmak Svadhıstana çakranın işiyken, uyumla, ritimle akmak visuddha çakranın işi.
Şimdi sen dön kendine bir bak bırakabilecek misin? Hayatın ritmi değiştiğinde sen ne yapıyorsun? Ritme uy, bazen hareket et bazen durduğunda beslendiğini gör ve gerçek akışa bırak hayatını, akıyor, duruyor, hızlanıyor, yavaşlıyor sen sadece kendi gerçekliğinle ifadeyi şimdi bedeninde hisset gerisini salla şimdi.
Sallamayı öğrendiğin yer burası yani salla kalçalarını serbest bırak tüm hisleri, gerçeği gör ve yola devam

Sevgiyle

Yeşim Atik

SVADHİSTANA ÇAKRA

Kök çakra evimizin temeli dedik temeli güçlendirdik hikayenin başlangıcını ortaya döktük, bu ortaya döktüklerimiz arada karşımıza çıkıp bizi aşağıya çekmek isteyecek ‘’zaten ben …., aslında ben….. ‘’ dediğiniz yerden sakın kaçmayın görün o hislerinizi selam verin SOBE deyin ve sizi motive edecek köklerinizin gücünü yeniden hatırlayacağınız bir çalışma yapın yout.be kanalında böyle çalışmalar var, yapamadıklarınıza değil yaptıklarınıza getirin dikkatinizi onay almaya çalışmayın ‘’ben beğeniyor muyum?’’ onay mercii sadece sensin. Çakraların dengeleri yaşadığımız duygu durumlarına olaylara göre bozulur bu normal, yeniden dengeye gelebilmen önce senin farkında oluşunla başlayacak.

Şimdi Hoş geldiniz evinizin çalışma odasına, burası yaratıcılığın başladığı yer. Ben bu hayatta varım dedin, ne hissettiğini biliyorsun ve yaratıcı yönünü ortaya çıkarabilmek için ‘’şimdi ben ne istiyorum?’’ sorusunu soracağız kendimize. Ben ne istiyorum sorusunda bir hareket var ikinci çakranın temel amacı hareketi uyarmak ve hayattan zevk almaz haz duymak, bedendeki yeri karnın altı bel bölgesi yani kalçalar hareketlensin diyeceğiz ☺ tüm Latin dansları, oryantal ikinci çakranın elementi olan suyu harekete geçirir ve enerji omurga boyunca yukarı ya çıkar. Şöyle düşünün hareket ettiğinizde beden, nefes, zihin bir anda canlanır gözleriniz parlar ve enerjiniz yükselir ikinci çakra sizi harekete davet ediyor.

‘’haz almak, zevk almak’’ bu iki cümleyi duyduğunuzda bedeninizin ve zihninizin tavrı ne? Yaptığı işten zevk alan kişi yaratıcı olabilir, dokunduğu tuvale, boyalara aşkla haz duyarak resim yapan biri ile tuval üzerinde hesaplamalar ve başkalarının yaptıklarını düşünerek var olan iki ressamı düşünün hangisi daha mutludur? Haa burada lütfen sonsuz mutluluğu düşünmeyelim ikinci çakrayı dengeledik sonsuz mutluluğa ereceğiz diye bir şey yok. Mutluluk demişken aklıma Engin Geçtan geldi şöyle diyor ‘’sanırım, insanlar çoğu zaman mutluluk ile hazzı birbirine karıştırıp, kendilerine haz veren yaşantıları mutluluk diye adlandırıyorlar. Çünkü bana göre mutluluk bir durum değil, süreç; dış etkenlere doğrudan bağımlı olmayan, iç dünyamızın derinliklerinden gelen ve zaman zaman buluşabildiğimiz bir yaşantı. Kendimizi bir diğer insanla ya da evrenle bir ‘’bütün’’ olarak yaşayabildiğimiz, bazen de sadece yaşıyor olmanın bize sevinç verdiği anlarda, bir başka değişle kendimizi ve dünyamızı gözlemlemekten özgürleşebildiğimiz zamanlarda bizi salıveren bir duygu, ısmarlaması mümkün olmayan. Ancak buna rağmen, zaman zaman yine de bizi memnun eden ya da bize haz veren yaşantılar içinde ‘’mutlu oldum’’ ya da ‘’beni mutlu etti’’ gibi ifadeler kullanıyoruz, mutluluğun adını koyduğumuz an, onun zaten başka bir yaşantıya dönüşeceğini düşünmeden.’’  

İşte yukarıda anlatılan dengeli bir ikinci çakra mutluluğu süreç haline getirebilmiş kişi. Bu kişinin hayatında yenilgi de, öfke de, acı da vardır, bazen acıdan besler yaratıcılığını haz almayı bilen kişi acının da içinden geçerek yaratıcılığını ortaya çıkarır. Haz almaktan kaçınmamak küçük şeylerden bile haz alabilmek ne istediğini araştırma, sorgulama cesaretin varsa gelişebilir. Sorgular bir çocuk merakı ile olduğunda hayatın akışına kendini bırakmışsın demektir.  Son zamanlarda bir tavrım var benim ‘’hazzın tekrarını arama’’ biz haz aldığımız şeyleri tekrar tekrar yapıp aynı hazzı almaya zorluyoruz kendimizi, oysaki bu tam bir akış plan program yok sadece o an var, yani hazzın tekrarını arama yaşa ak ve geç. 

İkinci çakranın gelişim aşaması bebeğin altıncı ay ve iki yaş aralığındadır. Şimdi çocuklarınızı veya gözlemlediğiniz çocukları düşünün, emeklemeye başladığından itibaren buldukları her şeyi ağızlarına götüren, aldığın tüm pahallı oyuncaklar yerine açtığı çekmecede ne bulduysa ortaya döken, o mükemmel yaratıcı çocuklar evet onlar keşfederek yaratmaya çalışıyor etraflarında gördükleri her şey onlar için keşfedilmeye, haz almaya ve yeni bir şeyler yaratmaya müsait. Burada yine anne devreye giriyor -o çekmeceler kapanmamalı-çocuğun kendine zarar vermeyeceği eşyalar yerleştirilmeli, ağzına götüreceği zararlı şeyler ortadan kaldırılmalı ama ortalık boş bırakılmamalı yani bırak çocuğu keşfetsin arada canı yansın olmaz bir şey öyle öğrenecek canı acıyacak buna rağmen merakının peşinden gidecek, yaratmayı keşfedecek ve haz duyacak yarattıklarından. Ağzına aldığı kumandayı kemirip dişlerini kaşırken aldığı haz öyle büyük ki sen eline vurup, ya da kıhh piss diyerek elinden aldığında onun ileride aldığı hazda suçluluk duymasına sebep olacağını bilmeden koruma içgüdüsü ile koşuyorsun, koşma bırak emin ol kumandadan alacağı mikrop hayatının geri kalanında yaşayacağı duygu karışıklığından daha az zarar verir. Çocuklar kelimelerle değil duygu ifadesi ile iletişim kurar ağlar, bağırır, inat eder, güler, küser. Çevresindeki yetişkin duygusuna karşılık veriyorsa çocuk hislerini tanır ve bir anlam verebilir. Hisleri ile bağlantıyı kurabilen çocuk kendini ifade etmeyi öğrenir.

-hiçbir şeyden tam haz alamıyorum bir huzursuzluk bir suçluluk kaplıyor içimi

-ben nelerden veya nasıl zevk alınır bilmiyorum tuhaf geliyor insanların bu mutluluk halleri 

-yani cinsel hayat tabi ki önemli ama yani benim için biraz görev gibi kendimi tutuyorum aklıma başka şeyler geliyor sanki çok ayıp bir şey yapıyormuş düşüncesi daha baskın 

-planlar önemli benim için öyle ani kararlarla gelme karışıma

-pazara diye evden çıkıyorsak pazara gidilir yolda oyalanma olmaz

-dans etmek saçma zaten ben de pek beceremiyorum insanların öyle kendini kaptırarak dans etmeleri tuhaf biraz rol gibi geliyor bana

-çok gülersen çok ağlarsın yani gerek yok abartmaya

Bizde bir inanış vardır çok gülme sonu ağlamak olur. Gülmek, zevk almak ve haz duymak bizde suçluluk duygusunu tetikleyebilir ki bu ikinci çakranın kötü yönüdür.  Eril yan enerjiyi yukarıya çıkaramıyor beden tutuyor kendini hareket etse suçluluk hissi kaplıyor her yanını nefesleri bile tam alıp veremez bu kişi hep bir tutma ve kontrollü olma hali vardır. Nefesi haz aldığı yerde tutar aman bırakırsam kendimi kaybederim. Yarım yaşar hayatı, haz aldıklarını ve mutluluk süreç değil onun için tutuğu az yaşaması gerekli bir durum haline gelir.

-zevk benim için her şey demek kendi zevkim için herkesi bırakırım

-nerede zevk alıyorsan orada kal, zevk aldığın her yol mubah 

-her anı kendi zevk ve haz aldığım yerde geçiririm zevk aldığım her şeyi her an yanımda isterim, alkol, uyuşturucu ya da sex beni mutlu eden şey bunlar.

–  karşıdakinin sorunu zevk almak ya da almamak ben kendime bakarım, yani haz alırken şiddet pekte kötü değil bence

-yani ben pek düşünmem sonunu mutluyum böyle

-nerede sabah orada akşam, yol beni nereye götürürse oraya akarım yeter ki eğlence olsun

Tabi ki öfke ve şiddette bir hareket etme yolu yukarıdaki kişide hareket o kadar fazla ki bir durmak’’ ben ne istiyorum, o ne ister’’ düşüncesi olamaz, yang o kadar güçlü akıyor ki durmak kendine dönmekle hiç alakası yok. devamlı bir disko disko hali var.

Svadhistana çakra akan dereye kendini bırakıvermektir. Bazen yağmur yağar ıslanırsın, bazen güneş açar ısınırsın ikisinin de zevkli yanında süzül illa ki güneş diye tutturma, bak etrafına yağmurda da zevk alacağın hazzı iliklerine kadar yaşayacağın bir yön bulabilirsin bulamıyorsan acının içinde kal, çocuk merakın ile bak etrafa, basit aynı şeye yeni bir bakış acısı ile bak, açı değiştiğinde nefesin tam dolacak ve tam boşalacak işte orada akış başlayacak bırak aksın hayat tutma, senin tutmaların bir işe yaramıyor.

Burası kendinin dışına attığın bir adım. Alışkanlıklarının öğrendiklerin değil kaybolduğun yolda şaşkınlık ve merak ile yeni keşifler yapacağın bir yer. 

Hareket et, farkındalık içinde kalçalarını çevir, dans et, su ile ilişkine bak, yüz, akan suyun altında al başından omuzlarına ve bedenine doğru akışını izle, nehir kenarında veya deniz kenarında otur sadece izle suyun hareketini ‘’ben ne istiyorum’’ sorusunu sor ve bırak cevap yavaş yavaş gelecek. İsteklerine hayır cevabı aldığında ne hissediyorsun? Hayır diyebiliyor musun? Haz aldığın zevk aldığın şeyler neler? Bunları yaşayabiliyor musun? Zevk aldığın şeylere zaman ayır. Yazmaya devam, meditasyona devam sadece izleyici ol zihninden geçenleri izle, etrafını izle, hisleri gör.

Yazıyı okuduktan sonra videoları izlemeyi unutma videolar yavaş yavaş geliyor 😉

Sevgiyle kal.

HAFİF


Kendini tanıdıkça ve anlamaya başladıkça kendinle ilişkin dönüşür. İçinde akan duyguları, hisleri gördüğünde belirsizliklerin ve kaygının yerini güven alır, bu güven kendine ve hayata karşı esnek ama sağlam durmanı sağlar. Hayatın içinde çıkan fırtına, yağmur seni sağa sola sallar ancak köklerin o kadar sağlam ki deviremez.  İçinde düğüm düğüm olmuş karanlık karışık hisler artık aydınlandı karışıklığı görebiliyor ve kaygısız orada kalabiliyorsun çünkü kök çakra dengeye gelmeye başladı. Hislerinle kurduğun bağ sana sınırlarını belirlemeyi, başkalarının sınırların görmeyi, yaşadığın korkunun, kaygının içinde kalıp ne oluyorsa üstünü örtmeden duygunun tamamlanmasını izlemeyi öğretti. Ve kök çakra çalışmasının sonuna geldik artık içindeki çocuğa ebeveyn olabilecek olgunlukta kendi sorumluluğunu alan, kökleriyle tanışmış maskesiz ve huzurlu biri var. Kişi başkasının sorumluluğunu aldıkça ağırlaşır, kendi sorumluluğunu aldıkça hafifler. Bu hafif olma hali sana esneklik katacak düşüncelerin, davranışların kalıpların içinden çıkacak çünkü bizim keskin çizgiler, kalıplar oluşturmamızın nedeni korkularımızdır. Korkularımızla yüzleşip onları kabul edip dönüştürdükçe esnekliğimiz artacak artık ikinci çakraya yolculuk başlıyor ancak sakın unutma arada kök çakraya geri döneceksin şöyle bir dolanıp tozunu alacaksın dağılanları toplayacaksın.

Kök çakra için bir Atölye çalışması düzenledim yin yoga ile bir ders yapacağı ardından kök çakra meditasyonu ve sizin sorularınızı yanıtlayacağım sonunda
29 Mayıs cuma günü saat 19:00 – 21:30
Kayıt için info@yesimatik.com a yazabilirsiniz.
Sevgiyle kalın.

HİSLERİ BEDENE ÇAĞIRDIK


Nefes çalışmaları ile meditasyonla hislerimizi fark etmeye bedenimizle ilişki kurmaya niyet ettik. Beden, nefes bu anda olmaya başladığında biz gerçek potansiyelimizi yaşayabiliriz ve ruh bize eşlik eder çünkü geleceğe ve geçmişe dair kaygılar ve korkular an da olduğumuzda azalır.
Zihinden çıkıp bedene gelmek hisleri görmek evet çok kolay değil sizi anlıyorum. Zihnin konfor alanındaki hali elini deneğim çuvalına atıyor bir deneğimi önüne koyuyor senin ya da başkasının deneğimi olabilir bu o çuvala bir şekilde girmiş bir deneğim işte ve sana soğuk yemeği usta bir garson gibi sıcakmış gibi sunuyor. Sen zihninin bildiği sulardan ileriye bilinmeze akmak istemiyorsun. Ağrıyan dizin, alamadığın nefes için bir ilaç içmek onun konfor alanında kalmanı sağlıyor.

Ancak bizi sıkan, üzen ve tamamlanmamış bütün yaşanmışlıklar bedenimize iniyor. Ben her şeyi idare ederim, kontrol benim elimde diyen yang tavrın yani eril yanın baskın oluşu belki de aşağıda dönen çarklarda bir dişlinin kırık olduğunu yani yetersizlik hissinin baskın olmasından dolayı aşırı bir idare etme ve kontrol hali olduğunu söylüyor. Veya tam tersi ben yapamam ki, kontrol edemem ancak biri beni yönetmeli deme halin “kontrol elime geçerse gücümden korkuyorum tüm düzen alt üst olur ‘’ bu da yin tavrının yani dişil yanın baskın oluşunu gösteriyor. Her iki tavırda da bir dengesizlik hali atladığın bir yer var. Meditasyonda otururken bedenden gelen acıya tavrın ne? Acının kaynağını araştırmak önemli mesela meditasyona oturuyorum “beş dakika bedenim çok rahat sonrasında kürek kemiklerimin arasına bir adam oturuyor nefes alamıyorum omuzlarım sıkışıyor zihnim o çektiğim acıda kalıyor sadece” diyorsan bir değiştir bedenin pozisyonu, hepimizin bedeni biricik, birbirinden farklı nasıl ki parmak izlerimiz farklı, hikayelerimiz aynı gibi ama farklı bu farkı kabul et ve fotoğraflardaki bağdaş kurmuş dizleri yere düşen, geniş omuzlu, pürüzsüz yüzünde hafif bir tebessüm olan kadınla veya adamla kendini kıyaslama. Senin ihtiyacın olan belki biraz bedeni ısıtıp yani yang bir uygulama yaparak meditasyona oturmak, kendini farklı oturuşlarda gözlemle sana iyi gelen ne? İhtiyacın olan ne? Benim anlattıklarım kendi deneyimlerim ve aldığımın, öğrendiğimin harmanı. Burada sen varsın, senin deneyimin başka olabilir. Psikolojik acı ile bedensel acıyı çoğu zaman karıştırıyoruz.  “Denedim her şeye rağmen o ağırlık gitmiyor ben meditasyona oturamıyorum” diyorsan bedenin sana bağırıyor bir dur dinle…
Orada tamamlanmamış eksik bir şey var, artık çekiştirmeyi bırak ve o acıya zihnin “hadi artık kalk saçmalama sakatlayacaksın kendini, nefes alamıyorum, offff  ama daha çok acıyor” dediğin yerde dur!!! evet sadece dur ve o acıya bak o acının sana anlatacağı öyle çok şey var ki.
Travmanın büyüğü, küçüğü diye bir şey yok. hikayeni başkaları ile ölçme.  Burada çekiştirme yok “iyi olayım, dur bir olumlama cümlesi bulayım, dikkatimi acıyan yerden nefesime getireyim” değil. O acının içinde kal arkadaş ne var orada? Hani lavabo tıkanır, pompalarız acılmaz ve kafayı lavabonun altına borulara sokarız.  Sökeriz boruları altına koyduğumuz kovaya lavabodaki su az akar ama yukarısı hala tıkanık, bir tel sokarız ve ayların birikintisi dökülüverir ya kovaya işte yaptığımız tam da bu kafanı sok orada olup bitene belki bu gün tamamını göremeyeceksin ama biraz olsun açılacak oradaki tıkanıklık biriken su yavaş yavaş akmaya başlayacak. 

İncindiğin yeri görmek sorumluluğunu almak demek ‘’evet burada üzüldüm’’ bir suçlu aramadan gör sen üzüldün çünkü karşıdakine bir şey yükleme affet demiyorum burada negatif ya da pozitif hiçbir şey yükleme senin alanındayız. Zihnin burada sana şöyle diyebilir ‘’ seninki de şımarık ama Ayşe’nin yaşadıklarını yanında’’ o Ayşe’nin hikayesi bu senin hikayen karıştırma sakın. Bu acı duyduğun alanda kaldıkça hikayen dökülecek senin önüne beden tutuğu kayıtları bıraktıkça özgürleşmeye başlayacak hayır demeyi öğrenecek, ne hissettiğini anladıkça haz almayı zevk duymayı hissedecek. Ne hissediyorum? Sorusunu cevabı gelmeden şimdi ne istiyorum? Sorusunu soramazsın kendine önce ne hissediyorum sorusuna cevap gelsin bakalım ne istiyoruz o zaman bulacağız. 
Kendi hikayene sahip çıktıca başkalarının hikayesine saygı duyarsın eğer kendi hikayene sahip çıkmazsan başkalarına acırsın bu doğru değil. Kendi hikayene sahip çıktığında yani acıyan yerde durduğunda o acı ızdırap haline dönmez biz hikayemizdeki acı alanı görmedikçe ızdırap alanında kalıyoruz. Izdıraptan çık acı alanına gel olanı olduğu gibi kabul et ve gerçek potansiyelini ortaya çıkart ki hareket edelim ikinci çakra hareket etmek. Köklerini sağlam zemine saldın mı? artık gövden köklerin gücüne güveniyor mu? Rüzgar ve yağmurla dans edecek kadar esnek mi? Harekete hazır mısın?  ikinci çakraya geçelim mi?

KÖK ÇAKRA II. BÖLÜM

KARŞINA ÇIKANLARDAN KAÇMA

Önce mesaj ve maille geri dönen herkese çok teşekkür ederim, birlikte uzun bir yolculuğa çıktık: “Hikayeni kabul et, gerçek potansiyelini ortaya çıkar’’ dedik. Yol uzun ancak beraber yürüyoruz, senin gibi birçok ruh aynı yolda, belki bir gün karşılaşıp kucaklayaşacağız, yol Hikâyemizi paylaşacağız.

Muladhara çakranın elementi toprak dedik, toprağı kabartıyoruz, havalandırıyoruz. Kökler güneşle buluştu. Yıllarca karanlıkta nefessiz kalmıştı, köklere kulak ver sana söyleyecekleri birikmiştir. Atalarını onurlandır, küçük bir ritüel belki, şimdi aklıma geldi, “coco” diye bir animasyon çocuk filmi var onu izle, orada ataları tanımanın ne demek olduğu öyle yumuşak ve güzel anlatılıyor ki… Oğlumla izledikten sonra aile albümünü çıkardık ve tek tek aramızda olmayan atalarımızı andık, fotoğrafı olmayanları hikayelerden anımsadığım kadar anlattım Yağız’a, biraz da kendime hatırlattım. Bugün var oluş sebebimiz atalarımız, hepsini sevgiyle hatırlayın. Belki fotoğraflara bakarak bekli de içinizden geçirerek teşekkür edin onlara. Kendi kendinize kalacağınız bir alan yaratın, belki bir yanınızı benzettiğiniz ananenize teşekkür edin “bana kattıkların için, benim ananem olduğun için teşekkürler, bundan sonra kendi yolumda kendi irademle yürümek istiyorum, sana ait olanları geri veriyorum” diyebilirsiniz. Üzerinizde size ait hissetmediğiniz ne varsa bırakmaya niyet edin. 

Toprağı havalandırdığında karşılaşmak istemediğin, korktuğun börtü böcekle karşılaşacaksın belki, çünkü onları da toprak besliyor, onlar da toprağa ait. Köklerine indiğinde karşılaşmak istemediğin hislerle göz göze geldiğinde kaçma, üstünü örtmeye, itmeye çalışma, onları sen besliyorsun, gör onları, onlar sana ait. Sen onları gördükçe onlar dönüşecek. Değersizlik, yetersizlik hissi sen yok saydığında değil, onu nerede hissettiğini anladığında yavaş yavaş azalarak gidecek. Arada başka aynalarla karşına gelecek, sen “Hmmm tanıyorum seni, hoş geldin ama ben artık seninle aşağıya inmek istemiyorum” diyeceksin. Adım atmak, yeni bir şeye başlamak istediğinde kök çakranın sabotajcısı çıkacak ortaya “Yapamazsın, beceremezsin, sakın kendini atma ortaya, en mükemmelini yapmak zorundasın” diyecek sana. Kök çakra çok ilkel, kaç ya da savaş ama “hayatta kal” diyor. İşte bu seslere rağmen, bu korkuya rağmen yürüdüğünde dengeye geleceksin. 

Sana hayatta kal diyor – düşme – demiyor, sakın yanlış yapma demiyor bazen bilmediğin yolda yürümek sana iyi gelecek, keşif bilinmeyen yolda olur. Arada kaybolacaksın, korkacaksın, şüpheye düşeceksin, dönüp içine bakacaksın batacaksın, keşke bu yola çıkmasaydım diye pişman olacaksın. Bunların hepsi normal, sen bunlara rağmen yürüdüğünde içindeki potansiyel ortaya çıkacak. 

Harry Potter’ı izledikten sonra Yağız’ın şöyle bir yorumu olmuştu; “Kahramanların hepsi başlangıçta silik insanlar ve öyle kötü bir şey yaşıyorlar ki fena sıkışıyorlar ve kahraman olmak zorunda kalıyorlar, güçlük insanı kahraman yapıyor demek ki” evet sıkışmak yol aramaya neden olur, “ben ne hissediyorum” sorusunu sormuş olman için bir şey yaşamış olman gerekir ve bu soruyu soruyorsan uyanmışsın demektir.

İçindeki potansiyeli keşfetme zamanı gelmiş, şimdi yola devam.  Enerjin yin ya da yang olsun korkuya, endişeye, belirsizliğe rağmen yürüyerek dengeye geleceksin. Burada anlatmak istediğim korkuya rağmen yürü “başarılı olacaksın” değil, lütfen yanlış anlama, başarı görecelidir, ben denememi de başarıdan sayarım. Mesela; denedim arkadaş evet sonunu göremiyordum ama içim oraya kaydı, yaptım olmadı. İşte bu “olmadı” deme halinde bir var oluş var aslında. Olmadı ve ben sorumluluğu üstüme alıyorum, ben yapamadım, zaman doğru değildi, bu çok normal. Çekiştirme yok burada, denedim uğraştım bana uymadı, olmadı var. Yapamadığında, başarısızlık hissettiğinde kendinle ilişkin nasıl senin? Var olma halin işte tam burada yatıyor. Ne hissediyorsun? Bedeninde neler oluyor? Zihnin nerelere gidiyor? Bizi kök çakra ile bağlantıya geçiren yer burası, çok yaşamsal ilkel bir durum bu. Eskiden kendimi başarısız ve yetersiz hissettiğimde omuzlarım öne düşüyor, yeterli olabilmek için hızlanıyor, daha vurgulu konuşmaya başlıyordum. Baktım ki işin içinden çıkamıyorum, suçlamaya dönüyor kelimelerim, çünkü boğazıma bir şey oturuyor onunla savaşıyorum, onu içeriye indirirsem canım acıyacak, hiç içime almadan acımı dışarıya atmaya çalışıyorum, kaşlarımı çatıyorum, gözlerimi sıkıyorum ki ağlamayayım, nefesim sık sık olmalı ki toparlayıp cümleleri o alandan çıkabileyim. Bu hisleri fark ettiğimde dönüşüm başladı: “Dur, bu ilkel olan sana ait olmayan bir şey, doğal nefesine dön, sana burada olmak ne hissettiriyor.’’ Bu yetersizlik hissi sana nereden geliyor?  Enerjin yin ya da yang olsun hiç fark etmez, biri yerde sürünür yetersizim diye, öteki yetersizim daha mükemmel olayım diye tepinir. İkisindeki his aynı; yetersiz, değersiz, alan kaplayayım ama nasıl? Biri saldırır, öteki durur ama his değişmez. Dengeye gelmek ancak bu alanın içinde kalarak oluyor, her saniyesini görerek. Evet canın acıyor, o çılgın halini görmek hiç hoşuna gitmiyor, başkasını suçlamak basit. Kelimeleri boğazından içeriye alıp kalbine indirmek zor olan, çünkü orada kendinle karşılaşma, hemhal olma hali var. İşte tam burada yazmanı istiyorum içindeki his neyse kalemi hiç kaldırmadan yaz kağıda, içerideki zehir yavaş yavaş dökülecek, bazen göz yaşların dökülecek kağıda, bazen kalemi öyle bir hırsla bastıracaksın ki kağıt yırtılacak, bazen akacak gidecek. Her anı görebilmek için bol bol yaz, sadece yaz. İçeriden çıkanla, dışarıda gördüğünle yazdıkça hafifleyecek için. Yazdıkça keşfedeceksin hislerini. Kaldırdığın toprak yumuşamaya başlayacak, içeride karşılaştıklarından tiksinmek yerini kabulle, teslimiyete bırakacak… Kabul ve teslimiyet var, yola çıkışımız da niyet etmek demek. Çekiştirmeden kabul etmek demek yola çıkış niyetimiz gerçek hikayemizi görmekti, gerçeği görüp dönüştürebilmek, yeni bir hikaye yazmaya çekiştirmiyoruz burada aman dikkat, armuttan elma yapamazsın. Olanı görüp kendi potansiyelimizi keşfetme yolundayız. 

Şimdi olanı olduğu gibi kabul edip, karşımıza çıkan hislere selam edip yolda yürümeye devam edelim. Ben buradayım, ben varım, hakkım olanı almak için yeterli sorumluluğa sahibim, kendi sorumluluğumu alacak güce sahibim, yanlışlarım ve eksiklerimle geldim buraya hepsi benim, şimdi olduklarımla kendimi kabul ediyorum, tüm sorumluluk benim. Yine burada önemli bir şey aman, kendi hatalarını üstlen başkalarının hatalarını değil. Kendi sorumluluğunu al başkasınınkini değil.

Şimdi sadede gelelim, nefes ve meditasyon çalışmaları seni buraya getirecek belki de bambaşka yerlere götürecek devam. Yazmaya devam et. Yine soruların olursa ben buradayım bu yolda çok kalabalık yürüyoruz unutma sen biriciksin senin hikayen parmak izin gibi bambaşka ama yolda bir sürü yoldaşın var bazen birlikte yürüdüğün bazen paralel bazen zıt yollarda ama yalnız değilsin.

YouTube kanalına yeni video yüklendi onu da izlemeyi unutma 🙏

Sevgiyle

Yeşim Atik

EMEK

Temeli güçlendirmek emek ister, sizden mesajlar geliyor harika bir çaba hali demek ki “buradayım,varım” diyorsunuz. Beni de sizin mesajlarınız yüreklendiriyor, daha iyi videolar çekmem gerek diyorum ve çalışıyorum.
Evet hala kök çakra çalışıyoruz acele etmeyin sindirerek yavaş adımlarla gidelim,”görmeye, farkındalık içinde olmaya niyet ettik” çekiştirmeden devam etmek kendini keşfetme yolunda yürümek çok değerli.


Ben varım demek için kendine alan açman gerekiyor.
*Evdeki fazlalıkları kapıya koy.
Alan açmak doğal nefesi tüm bedene almak demek
*nefes çalışmalarını düzenli yap
Bedenin senin evin
*Tuttuğun sıkıştırdığın beden parçalarını fark et
Gerçek hislerini buldukça, Hikâyeni ortaya çıkarabilirsin. “şu anda ne hissediyorum?” sorusuna içeriden cevaplar gelmeye başlayacak sadece sormaya devam et.
Bazen içinden öfff yaa geçecek gör ve bırak gitsin. Takılma gelene geçene sen merkezinde kal gücünü kendin için kullan.
Kökleri havalandırıyoruz toprağı kaldırdık, tabi ki biraz toz duman olacak ortalık. İçin sıkıştığında elini hiç kaldırmadan kağıdın üzerinden yaz anlamlı anlamsız cümler olsun sadece yaz ne geliyorsa aklında, içinde veya çevrende gördüğün bir obje ile yazmaya başla hislerin hafifleyene kadar yazmaya devam et. Anlam sonuç arama içini kağıda dök, sonra istersen toprağa göm istersen yak ama okuma yazdıklarını.


Şimdilik sevgiyle kal…


İnfo@yesimatik.com dan bana sorularını sorabilirsin.