MERKEZİNE GELEBİLMEK İÇİN MEDİTASYON

Meditasyon
“Zihninize ve bedeninize, doğru bir şekilde sahip olursanız, geriye kalan herşey doğru yerde ve doğru şekilde var olur. Fakat genellikle, farkında olmadan kendimiz yerine başka şeyleri değiştirmeye, kendi dışımızdaki şeyleri düzeltmeye çalışırız. Oysa eğer kendiniz düzenli değilseniz, başka şeyleri düzenlemeniz olanaksızdır. Yapmanız gerekenleri doğru zamanda ve doğru bir şekilde yaptığınızda geriye kalan herşey kendiliğinden düzelecektir. Patron sizsiniz. Patron uyurken herkes uyur…
Bu nedenle eylemlerinizde doğru duruşu koruyun. Araba kullanırken, kitap okurken doğru oturun.”
(*Zen zihni başlangıç zihnidir- Dharma yayınları) 
Meditasyon yaparken rahat ama doğru bir oturuşta olmak önemli, çünkü meditasyonda bir uyku, iç geçme hali içinde değil, bilinçli bir farkındalık hali içinde olmamız gerekiyor.
Omurgamız sadece sinir sistemimizin yuvası değil, ayrıca enerjetik sistemin de yuvasıdır. Omurganı tıpkı içinden su geçen bir hortum gibi hayal edebilirsin ama yaşam enerjini topraktan ve gökyüzünden aldığını hatırlayarak. Topraktan besleniyor, gökyüzü ile nefes alıyoruz. Bu döngü omurgadan geçiyor; buna sushumna enerji kanalı denilmektedir. İda ve Pingala denilen iki enerji kanalı da sushumna’nın içinden sarmal bir şekilde geçmektedir. Nasıl bir mucizenin içinde yaşıyor oluşumuza şaşıyor olabilirsiniz.
Bu konuyu daha uzun ve detaylı başka bir yazıda veya videoda anlatacağım. Şimdi anlatmak istediğim ise, bu enerji kanalını doğal kırvımlarını koruyarak taşımak.
Deslerse şöyle birşey söyleriz; “omurga doğal kıvrımına gelsin”.

Omurganın doğal kıvrımı nasıl oluyor? Aldığımız, bize ait olmayan yükler, tuttuğumuz duygular, hisler bize omurgamızın doğal kıvrımını unutturmuş olabilir.
Omurgamızla yeniden tanışarak, bizi ayakta tutan ana hattı hissetmek, meditasyonda da bizi doğru konumlanmaya taşıyacaktır.
Elinizle başınızın tepe noktasına dokunduğunuzda, hissettiğiniz bu yerden bir iple gök yüzüne bağlandığınızı hayal edebilirsiniz.
Aslında burada anlatmaya çalıştığımız şey, uzama. Bu uzama ile beraber boyun dengeye gelecektir. Oturarak doğru bir konuma gelmeden önce, aslında ayakta bedeni ve aşağıdan yukarıya doğru uzamayı hissetmek gerek. Bu parça parça bedeni farketme hali, meditasyona oturduğun zaman, omurganın da rahat ve doğru konumlanmasını sağlayacaktır. Fakat kötü bir duruş nasıl alışkanlıklardan ileri gelebiliyorsa, dik bir duruş da zamanla kazanılabilir. O yüzden önce bedeni ve bedenin her bir parçasını farketmek, hissetmek başlangıç için en iyi adım olacaktır. Sonraları da bu farkındalığı koruyarak meditasyona oturacak ya da yoga yapıyor olacaksın. Ayakları, ayakların yere nasıl bastığını farketmek, bacaklarını-bacak kaslarını, bacaklarının gergin mi, aktif mi olduğunu da farketmeyi sağlar. Ayakları farketmek, yeryüzüyle bağı farketmektir. Yeryüzü ile bağı, beden ile bağı derinleştirmek için görerek ve hissederek ayaklarla küçük hareketler yapılabilir. Mesela, ayak parmaklarını yerden kaldırmak, ayak parmak köklerini ve topuklarını yere bastırmak ve yavaşça indirmek gibi. Ayaklardan yukarıya doğru bir inşaya gitmek, bedene odaklanmayı derinleştirir. Leğen kemiğine dokunmak, ileri-geri hareketine bakmak, bunu deneyimlerken karın bölgesinde ve belde neler olduğunu duyumsamak, aşağıdan yukarıya bedeni gözlemleyerek ilerlemeyi, farketmeyi sağlar. Kuyruk sokumunu düşünmez insan günlük yaşamda, farketmez de. Ama kişi, leğen kemiğini farkederken, kuyruk sokumunun üzerine omurganın yükselişini de gözünün önüne getirmeye çalıştığında, duruşunu, ayakta veya oturarak bedenin konumlanışını hissetmeye başlayacaktır. Meditasyon oturuşunda ya da ayakta bilinçli farkındalık halindeyken bunları tek tek hatırlatır ve nefes ile bağlantının kesilmemesine vurgu yaparız. Çünkü bedene odaklanırken, nefes ile zihin dinginleşmeye başlar ve kişi bulunduğu an’da, durumda bir gözlemci, kendi iç araştırmacısı olarak kalabilir. Omurganın doğal kıvrımını bozan şeylerin, bize ait olmayan yükler olduğundan söz etmiştim; aşağıdan yukarı bedeni hissederken sırtımızdaki ağırlıkları, hatta ağrıları da hissedebiliriz. Sırtın ve omuzların doğru, yani rahat ama güçlü, açık bir pozisyona gelmesi için de nefese, nefesle birlikte uzamaya ihtiyacımız vardır. Ayaklardan köklenme ile başlayan ve yukarı doğru uzayan bu güçlü, sağlam duruşu oluşturmak, boynu ve boğazın önünün açıklığını da etkileyecektir. Sırtımıza aldığımız yükleri, boynumuzda ve omuzlarımızda da taşırız. Bunları taşımak için boynumuz doğal kavisini kaybeder aslında. Boyun doğal kavisini kaybettikçe sesimiz daha az çıkar, ifade alanımız ve biçimiz daralır. Omuzları ve boynu da hizalamak başlarda zorlayıcıdır. Ama kişi kendine bu ayrıntıları her defasında hatırlattığında, bedenin duruşu ve araştırma alanında önemli ölçüde değişiklik olur. Aşağıdan yukarı doğru bu uzama, ne sıkı ne yumuşaktır, esnek ve sağlam bir yerleşme, köklenmedir. Tüm bunlar, nefesle eş zamanlı, nefesle dikkatin bağını koparmadan gerçekleştirilir. Çünkü nefes, hayatla kurulan bağdır ve nefesle bedenin somut farkındalığı içindeyken, hayatla kurulan bağ da derinleşir. Nefeslerin kısa değil, uzun olması da bu bedensel araştırmanın, olma halinin parçasıdır. Böylelikle meditasyonda beden ve nefes, içinde bulunulan an’a yerleşmeye başlar.
Dikkatin bedenin bütününe getirilmesi, tuttulan, sıkılan ya da sertleşmiş beden bölümlerini de görmeyi sağlar. Bu gözlemci olma hali, her meditasyon uygulamasında biraz daha bırakmayı, biraz daha güçlü ve sağlam bir konumda olmayı, omurganın doğal duruşunu korumayı sağlar. Aslında bu şu demek; içeriden gözlemci olma hali için, içinde yaşadığın bedeni duyumsamak ve ihtiyacı olanı anlamaya çalışmaktır.
Tanışmadığın biriyle iletişim kurup, onunla ortak bir şey yapamazsın. Kısacası önce bedeninle tanışman gerekiyor-ki meditasyona oturduğunda bedeni duyabilir, kendi iç gözlemine daha rahat yol alabilirsin.
Bedeni duymak demek, aynı zamanda hisleri görmek, içerideki odalara girebilmek demektir. 

(Not: Youtube kanalımdaki videolar, bahsettiğim konuda size yardımcı olabilir. Oradaki uygulamaları deneyimleyebilirsiniz.)

AFFETMEK

Ben bu affetme mevzusuna gıcık oluyorum. Eller kalbin önüne getiriliyor ve hoppp “affettim.” Yok öyle bir şey arkadaşım. “Affet yükünü at” çalışmaları bana hep içi boş geldi. İçi boş çünkü ne hissettiğini görmeden, sindirmeden affedemezsin. Affetmek “veda” etmek demek; içindeki öfkeye, hırsa, kırgınlığa ve acıya…

Affetmeye ihtiyacın varsa, bir acı var orada demek ki, önce o acı ile bir tanış, canının yandığını kabul et. Sempatik sinir sistemin “savaş” diyor “yaşamak için kır geç”, “bir suçlu bul ver cezasını” ayakta kalmak için buna ihtiyacın var. Dur bir bak – kendine- canın acıdığında çıkan gölgelerinle yüzleş. Sürünen, dimdik ayaktayım diye direnen yanlarını gör, sonra gel “vefa”ya canını acıttıysa sen sevdin, beklentiye girdin demektir. Neler öğretti sana bu süreç, sürünmenle, öfkenle, hırsınla nerelere geldin. Bu süreç uzun, öyle beş dakika meditasyonla olmuyor, vazgeçme devam et, yol uzun. Geleni çekiştirmeden gör, bu süreçte düşmelerine de izin ver. Kedinle tanışacağın değerli bir süreç bu, üstünü örtme duygunun. Kendini ya da onu suçlama, sadece izle süreci. Bu olanın sana kattığı önemli, polyannacılık oyna demiyorum, olanı gör diyorum sakın burada yanlış anlama.

Affetmek demek ona “sen haklıydın” demek değil, sen suçluydun ben haklıydım demek de değil. Seninle aramızda olana veda ediyorum, olasılıklar ve yargılar yumağından kendimi dışarıya çıkarıyorum, evet yaptığını onaylamıyorum ama olanı kabul ediyorum. Aramızda olan bu, değiştiremediğime göre üzerine olasılık senaryoları yazmak gereksiz işte şimdi bu senaryoları sırtımda taşımak yerine “vefa ile bana kattıklarına teşekkür ederim” demek.

Affetmek karşındaki ile ilgili bir şey değil seninle ilgili, sende olanı görmenle ilgili. Gördükçe için hafifleyecek o kalp çarpmaları, öfkelenme halleri geçecek nötr olma hali öyle keyifli ki, yaşanana bir gülümseme teşekkür hali geldiğinde kendinle hemhal olduğunu görmek gerçekten harika bir his. Tabi ki bu aylarını alacak, pat diye olmayacak. İçindeki sabır ve sükun ile arkadaş ol gerisi gelir.

Yeşim Atik

MERKEZİNİ BULMAK

Yıllar önce, Alsancak’ta ara sokakların birinde, küçük ama şirin bir aynacı dükkanına girdim. Antika aynalar, yeni, modern taşlı, gümüşlü, oymalı bir sürü ayna, duvarları kaplamış beni içine aldı sanki, tüm dükkan ben oldu bir anda. 
Önümde ayna, arkamda ayna, sağımda-solumda boy boy aynalar… Kendimi birçok başka açıdan görmek nasıl hoşuma gitti. “Şu, yandan görüneni annemlere bırakırım”, “kocaman, önden görünen bende kalsın”, “sağ yandaki Yağız’ın Özgür’ün yanında olsun”, “sol yandan görünen sokak işlerine koşsun, alışverişi falan yapsın”, “arkadan görünen ev işlerine kalsın”, “ama yeter artık eskisi kadar titiz değilim!”. Kendimi dağıtmaktan yorulduğum bir günde, bu kadar çok ben ne iyi geldi bana…
Sonra o heybetli görüntüye baktım; “Niye bölünüyorsun? Bak, tam olunca ne kadar güçlüsün” dedi içimdeki ses…
Evet, niye bölünüyoruz, niye tam olamıyoruz?
Merkeze geldiğimizde konfor alanından çıkıyoruz çünkü..
Başkalarını düşünmek, başkalarının sorumluluğunu almak çok daha basit, “ben demiştim”, “onun yüzünden” demek kadar kolay bir şey yok. Merkezini bulmak, kendi sorumluluğunu almak aslında. “Ne hissediyorum?” Bu soruya cevabın yoksa, kimsenin yanında tam olamıyorsundur. 
Merkeze gelebilmek için kendini fark etmen gerekiyor-ki buna önce somut olandan, bedenden başlamak gerek. Tüm duyguları taşıyan bedenle iletişime geçtiğinde, yani tuttuğun, sıktığın beden bölümlerini bilinçli bir farkındalıkla gevşetmeye başlayıp, bedenin ihtiyaçlarını fark edip, destek kullanmaya başladığında, kendine “Şu anda ne istiyorum?” “Neye ihtiyacım var?” sorularını sormaya başlarsın.
“Ne hissediyorum?” sorusunun cevabı gelmeye başlamıştır zaten. Bu sorular size önce bencilce gelebilir (bana öyle gelmişti). Bu bencillik değil, aksine, sen kendini tamamlamaya çalış ki başkasına da dokunabilesin.  Sen tam değilsen kimsenin yanında tam olamazsın.
Kendi duygularımızı, hislerimizi fark ettiğimizde yaşanan an ile bütünleşir, bir oluruz. Doğru ya da yanlış karar yoktur o anda, hissettiğin vardır. Bu nedenle merkeze gelmek, konfor alanından çıkmak demek. Şikayet etmeye alıştığın, üstünü örttüğün hislerle karşılaştığında korkup çekildiğin, canın yandığı için inkara sığındığı yerleri bırakmak demek merkeze gelmek. Korkuya rağmen, evinin odalarında gezmeye ve sakladıklarını çıkarmaya başlarsan merkezini bulursun. Şu korona günleri, bu yüzden bizi epey zorlamaya başlamadı mı? Kaçacak bir yer yok!
Ben korkuyorum, tedirginim ve kaygılıyım, kendime soruyorum;
“Ne hissediyorum?”; “korku, kaybetme korkusu”.
“Şu anda neye ihtiyacım var?”; “korunmaya”.
“Şu anda ne istiyorum?”; “güvenli alan”.
Bu soruları sorup, cevapları aldığımda, korkumu görüp, onunla yüzleşiyorum ve dar açının içine kendimi çekmeden görüyorum. Zihnimde dolaşan bin tane felaket teorisini görüyorum ama inkar etmeden, yargılamadan, ‘sus’ demeden izliyorum. Tıpki bir film izler gibi, kalbimin artışının değiştiğini, nefesiminin düzensizleştiğini, elimi yüzüme götürüp kaşındığımı, hepsini izliyorum. Ve ihtiyacım olan şeyi görüyorum; korunmak, sosyal izolasyon, hijyen kuralları, temiz bir ortam…bunları sağlamaya çalışıyorum. Önce kendimi korumaya alıyorum ve güvenli alanı yaratıyorum.  Böylelikle Yağız’ın yanında olabilirim ve benden çok daha panik olan Şükrü ile iletişim kurabilirim. Eğer ben duygumla yüzleşmeden eşim ve çocuğumla iletişim kurmaya çalışırsam, sonu muhtemel bir gerilim olacaktır. Çünkü ben kendimi duymadan onları duyamıyorum. 
Merkezini bulmak için meditasyon basit ve etkili bir yöntem. Meditasyon yapmayı birçok insan gözünde çok büyütüyor; “offf ben saatlerce oturmam”, “benim zihnim susmuyor”, “ben duramıyorum”, “ben hiç ışık, renk görmüyorum” …vs. Bunların hiç biri zaten meditasyon değil. Yoga, meditasyon basit şeyler, çünkü doğal şeyler. Zor olan, kendi evine girmek, sakladıklarınla yüzleşmek. 
Meditasyon, “zihni bilinçli bir şekilde izlemek” demek; “gör ve bırak”. Zihnin geçmişe gider, gör, nefesini fark et, alışını ve verişini. Zihin durmaz, yine gider, bu defa dışarıdaki bir sese belki, ama duy sesi ve bırak, nefesine dön, dışarıdaki sese olan hissini gör, nefesine dön. Belki ayağın uyuştu, kopacak gibi hissediyorsun, yine nefesine dön… Bu liste böyle uzayıp gidebilir ama sen her defasında nefesine dön ve bak, gelenlere takılmazsan nasıl akışın içine dalıyorsun. Meditasyon, zihnin önüne bir torba kabuklu fıstık atmak gibi bir şey. Kabuklu fıstık burada, nefes farkındalığıdır; nefese geldikçe, zihinden geçenler azalır ya da akar gider. İçinden geçen hisleri gördükçe onlarla hemhal olur, birleşirsin. O hislerin senin olduğunu kabul eder, birlikte yürürsün onlarla. Birbirinizi dürtmeden, “seni tanıyorum” diyerek…
Akışı görmek ve farkındalık taşlarının örerek yürümemiz dileğimle…
(Not: Meditasyonu biraz daha anlatmak niyetindeyim. Ama siz, meditasyon deneyimi için youtube sayfamdaki meditasyon uygulamalarını her gün yapabilirsiniz.  Kısa, kolaylıkla yapabileceğiniz iki çalışma var youtube kanalımda. Unutma, hep nefesi hatırla..)

Evet dünya Dur dedi, zor günler geçiriyoruz en kötü tarafı da belirsizlik, bu durum ne zamana kadar sürecek bilmiyoruz, kaygı ve korku  hepimizde var çok büyük bir sorumluluk, kendimi korumalıyım ki çevremi de koruyabileyim.

Bir virüs ile tüm dünya insanları aynı hisle birleşti korku, kaygı ve endişe. Ben diğer insanlardan farklı düşünüyorum doğa bizden öç almıyor, sallıyor fark et diyor. Sınırlarını gör, sorumluluğunu al, içine dön, yaşadığın dünyayı gör.


Ara veremem, iptal edemem, daha çalışmam lazım, ayy tek başıma bir yere gidemem, evde sıkılırım dediğimiz her şey suratımıza çarptı. İstanbuldan döndüm dün akşam (yolculukta tüm kurallara dikkat ettim.) En zor kısmı dokunmamak oldu benim için, tanımadığım biriyle bile konuşurken dokunurum omzuna, sırtına bana da bilinçli farkındalık pratiği dokunmadan konuş…

Durum böyle ne yapalım tabi ki gerekeni yapacağız. Sosyal olmaya ara verelim.
Eve girer girmez duşa attım kendimi tuzlu sirkeli artık aklıma ne geldiyse.
Evi de temizledim şimdi biraz kapanma zamanı. Beni tanıyanlar bilir, Şükrü emekli olduğundan beri daha çok çalışıyorum ve evde ikimiz fazla oluyoruz diyordum, hadi bakalım sınav başladı evde 2 erkek evlat  bir koca 1 erkek köpek tabi ki ben kraliçe olacağım diye düşünüyorum. 
Şimdi oyun zamanı diyelim Yağız’ın kutu oyunları var biraz onlarla oynarız, benim çekmem gereken videolar vardı, hazır Özgür’ü evde yakalamışken onları da çekeriz. Evde yapılacak iş çok, önemli olan keyifle yapalım. Evet maddi durumlar hepimizde ters gidecek çalışmayınca para yok bir çoğumuzda biraz kemer sıkmayı öğreneceğiz. Benim de eğitimlerin bir bir ertelenince panik oldum eyvahh Yağız’ın okul taksidi, gitmek istediğim eğitimler, ödemem gerekenler dedim. Hatta bir kaç samimi dostuma dert yandım telefonda. Sonra durdum “olanı izle” dedim kendime yin tarafım ortaya çıktı ve toprak seni besler, şu ana kadar öğrendiğin deneğimlediğin ve öğrettiğini uygulama zamanı geldi.
Belki de kriz bize başka alanlar açacak başka yeteneklerimizi bulacağız. Bu gün düşünüyorum yaaa evi kira olanlar, bankaya borcu olanlar vs. ne yapacaklar, gerçek bir cevabım yok ama bir yolu bulunacak yeterki panik, öfke ve korkuya kapılmayalım şu anda sadece sakin olmaya ihtiyacımız var. Her derdin bir dermanı var 🙏 kriz başka bakış açıları getirecektir bize önemli olan görebilmek.
Kendinle baş başa kalmak ilk günler zor gelebilir ama emin olun sonradan güzel olacak.
Bol bol yazın sevgili Yeşim Çimcoz harika yazı pratikleri yaptırıyor takip edin yazmak tuttuğumuz duyguları dışarıya çıkarmak bırakın kaleminizden dökülsün içiniz. Ben online derslere başladım artık studyoda ders verdiğim günler ve saatleri online olarak veriyorum belki onlara katılırsınız youtu.be kanalına videolar koyacağım. Bu akşam sinem er harika bir meditasyon yaptırdı bize canlı yayında. Bu dönemde durmamız, beslenmemiz ve görmemiz gerekiyor. Beslenmemiz için herkes birşeyler yapıyor siz sadece eve kapanın kalbiniz kulaklarınız ve farkındalığınız açık olsun.
Gerçek güçünü bulabilmek için sıkışmak gerek sıkışırsan hareket edersin ve adım atarsın, cesaret et yeni adımlar at.
Sevgiyle

HİKÂYEYİ KABUL ETMEK

Hepimizin bir hikâyesi var bu hayatta. Aynı parmak izi gibi herkesten bambaşka…

Hikâyemiz anne rahmine düşmemizle başlıyor, hatta annemizin anneannemizin rahmine düşmesiyle başladığını söylüyor Mark Wolynn “Seninle Başlamadı” adlı kitabında.

Hayatının içinde devamlı tekrar eden bir döngü varsa, nedenini anlayamadığın duygu durumları yaşıyorsan, hikâyenin başlangıcına dönmen gerek. Ataların kimler, neler yaşamışlar?..

Mark Wolynn kitabında şöyle anlatıyor:

“İlk başlarda genetik mirasımızın yalnızca anne-babamızdan aldığımız koromozomal DNA yoluyla aktarıldığına inanıyorduk. Kromozomal DNA saç, göz ve ten rengi gibi fiziksel özellikleri aktarmakla sorumludur ve şaşırtıcı bir biçimde bütün DNA’mızın yüzde 2’sinden az kısmını oluşturur. Diğer %98’lik bölüm ise kodlanmayan DNA olarak adlandırılır ve kalıtımla aldığımız duygusal, davranışsal ve karakter özelliklerinin birçoğundan sorumludur. Kodlanmayan DNA’nın stresli duyguların yanı sıra toksinler ve yetersiz beslenme gibi çevresel stres faktörlerinden etkilenmekte olduğu bilinmektedir. Etkilenmiş olan DNA bizleri rahmin dışındaki dünyaya hazırlamaya yardımcı olan bilgileri aktarır ve bizlere çevremize uyum sağlayabilmemiz için ihtiyacımız olan belirli özelliklere sahip olmamızı sağlar. Racel Yahuda’ya göre epigenetik değişiklikler bizleri anne- babamızın deneyimlediği travmalarla baş edebilmemiz için biyolojik olarak hazırlamaktadır. Benzer stres faktörlerine hazırlıklı olmak için hayatta kalmamıza yardımcı olacak belirli araçlarla doğarız.”
Mesela ben Girit kökenli bir ailenin kızıyım ve atalarım doğdukları topraklarından göç etmek zorunda kalmış. Dedem hep söylerdi “Girit’te yabancıydık, burada gavur.’’ Hayatımda her zaman bir yerleşme sorunu vardı. Ev değiştirmek, hayatımdan insan çıkarmak, şehir değiştirmek, gereksiz eşyaları atmak, eskiden çok zordu. Atalarımdan gelen o tutunma, yerleşme duygusu bende böyle ortaya çıktı. Gereksiz alınganlıklarım ve hüzün, hatta arabesk bir tarafım vardır içimde nedensiz, sebepsiz. Birçok duyguyu neden yaşadığımızı anlayabilmemiz için biraz araştırmacı olmak gerekiyor.

Atalardan getirdiklerimiz, doğum travmamız, aldığımız sevgi, üzerimize yapıştırılan etiketler ve daha bir sürü kabuk alıyoruz üzerimize hayatta var olabilmek için, sonra bir gün bir takılıyor ayağımız ve düşüyoruz. Düştüğümüz yerde “neden ben?” sorusunu soruyoruz. Sonrasında “Ben ne istiyorum?” “Ben gerçekte kimim?” soruları ile kendine yolculuk başlıyor.
Hikâyeyi süslemeden, sansürlemeden, acıyan yanı görerek, acının içinde kalarak, parça parça düşmesine izin verip, çekiştirmezsek gerçek kimliğimize ulaşıp büyüyebiliyoruz.
Bir ev kuruyoruz kendimize odalarına, dolaplarına, çekmecelerine anılar, duygular, yaşanmışlıklar yerleştiriyoruz, hatta çeyizlerimiz var sandıklarda naftalinleyip sakladığımız. O duygunun orada olduğunu içimizdeki sistem biliyor ama biz unutuyoruz ve çalışan sisteme göre kararlar veriyoruz.
Enerjetik açıdan baktığımızda hikâye Mulaadhara kök çakrada başlıyor. Kök çakranın gelişim aşaması anne rahminden 1 yaşa kadar sürüyor. Ayaklar yere bastığında “Ben bu hayat oyununa varım” diyoruz.
Hikâyendeki döngüyü farket, nasıl insanlar giriyor hayatına, kimler canını acıtıyor, canın neden acıyor? Acıyı fark ettiğinde hislerine gel, ne hissediyorsun?
Bu uzun bir yazı dizisi olacak evimize çakralar aracılığı ile bir yolculuk yapacağız. Odalara girip dolapları karıştıracağız biraz çekmecelere bakacağız, kapının arkasında kalan sandığın tozunu alacağız. Artık ihtiyacımız olmayanları, bize ait olmayanları kapının önüne koyağız.
Sizi bu yazılarla birlikte youtu.be Yeşim Atik yoga kanalındaki meditasyon ve derslerlede destekleyeceğim.
Evet zor bir yolculuk ama pek keyifli. Kendine, evine doğru yola çıktığında yolun nasıl açıldığına şahitlik edeceksin.
Önce kendi merkezimize gelmemiz gerekiyor ki bunu için meditasyona ihtiyacımız var.
Meditasyon yapmayı öğrenerek bedenimizi, zihnimizi izleyeceğiz.
Sonra Kök çakranın hikâyesi gelecek…

**kitap önerisi

Mark Wolynn “Seninle Başlamadı”

BEN SUSTUM…

Ben sustum artık hayat konuşuyor…
‘”Bedeni, getirebileceğin yere getir, ve bırak” diyorum derslerde. Evet, ben getireceğim yere getirdim ve izliyorum artık…


İzlemek demek, olana şahitlik etmek demek, bakmak sadece… 
Bırak biri üstünü örtsün, biri seni desteklesin. 
İzin vermek senin için bir şey yapılmasına, ama beklentisiz olmak, hareketsizliğin içinde kalmak ama hareket etmek, geleni yaşamak.
Hazzın tekrarını, başarının devamını beklememek. Otobüs değil ki bu canım dakika sayarak gelsin, duygu bu gelir ve gider. 
Beden kayıtları tutmuş yıllardır, bir günde çözmek öyle kolay mı? Değil elbet; arada bir beklentiye gireceksin, kalbin güm güm atacak, korkup kaçmak isteyeceksin, başkasını ya da kendini suçlayacaksın. Hepsi normal, insan olamak böyle bir şey işte. 


Engin Geçtan okuyorum yine bu ara: “insan Olmak”. Ben böyle kitapları iki bazen üç kez okuyorum. Çünkü her yıl yenileniyorum, başka bir paragrafın altını çiziyorum. 
Ön sözünde demiş ki, “İNSAN, var olduğu günden bu yana sürekli olarak, içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık kendisi olmuştur”.

Evet yolculuk hep kendimize, verdiğimiz değerler değişiyor, anlar değişiyor, sustuğumuz, kızdığımız yerler değişiyor. Değişkeni kabul et “sen şu anda ne hissediyorsun” tek doğru bu… Bu soruyu kendine yüzlerce kez sorduğunda, bir gün için titreyecek ve zihnin işin içine girmeden bir cevap gelecek.

Zihnin deneyim çuvalına elini atmadığında, bedenin sana doğru cevabı verecek. 
Bedenin bilge emin ol. Fasya değimiz bağ doku, hiç kopmayan bir bir ağ ile tüm hücrelerini, organlarını, kaslarını sarıp sarmalayarak, ayak parmak ucundan kafa tasına kadar bedende kayıt tuttu, sana söyleyecek çok şeyi var fasyanın. Ağrıyan omuzlarının, sızlayan dizlerinin veya biri sıkıştırıyomuş gibi burkulan midenin dilini çözmenin tek yolu hislerine dönmek, bedenin senin elinde olan en somut şey  onunla iletişime geçtiğinde dökülecek olanlar, bedeni bıraktığında içerideki özle de, o küçük çocukla da konuşabiliyor olacaksın.

Bu, benim için yin yoga ile mümkün oluyor, sonra geleni demliyorum. 
Sen zihnin konfor alanına güvenme, o deneyimlere, alışkanlıklarına götürüyor seni, sadece zihninin gezindiği yolları keşfet; gör, zihnin nerelere giriyor, nerede takılıyor? “Sobe” de, takıldığı yerlere. Tıpkı bir çocuk tavrı ile oyun oyna zihinle. Çocukların zihin çuvallarında az deneyim vardır. Hisleriyle hareket ederler ve ne hissediyorlarsa onu söylerler. O an yaşar ve birdenbire “seni sevmiyorum” der, beş dakika sonra gelir sarılır. İstediği oyuncağı almadığında yere atar kendini, tepinir. Eğer o oyuncağı tekrar tekrar almazsan bir daha kendini yere atmaz, ama arada denemekten de vazgeçmez, tekrar tekrar aynı çizgi filmde düşen adama güler mesela.

Çocuk gibi öğren; meraklı, şaşkın, heyecanlı. Her güne ilk defa yataktan kalkıyormuş gibi başla; merakla, heyecanla. 
Sen merak etmeye, heyecanını yukarıda tutmaya başla, hislerini fark et, gerisini bırak. 
Çocuk heyecanını yaşarken büyüdüğünü de fark et, kendi sorumluluğunu alacak kadar büyüdüğünü.
Kendini elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi atma yere hemen, attıysan da, gör oradaki tavrını. 
Hislerini kabul ettikçe büyüyecek, kendini bulacak, korkmayacaksın gelenlerden, daha anlamlı olmaya başlayacak hayat. 
Sonra “buldum” diyeceksin, yıllar geçecek, ana akıma kapılıverdiğini göreceksin “aaaaa nasıl yani diyerek” uyanacaksın, yeniden sıvayıp kolları, kendine döneceksin ve öncekinden daha kolay olacak bu çıkış. 
Böyle böyle kendinle buluşup, ayrılıp, kaynaşacaksın. 
Her karşılaşma daha heycanlı, daha sakin, daha az acılı…

Yeşim Atik

YAS TUTMAK


Yarayı açık bırakıp kabuk bağlanmasına izin vermek, acıyan yeri  görerek acının içinde kalarak, kalbinin boğazında atmasını, kolunu kaldıracak halin olmamasına rağmen bas bas bağırma isteğinin içinde kalmak, hatta tam ortasında durmak.


Bu zamanlarda nedendir bilmem her şey üst üste gelir, geleni de kabul et. İçinden çıkmaya çabaladıkça daha çok batarsın kal orada.
Gelenlerde sen varsın, seni sen olman için zorlayan sınavlar var. Başını eğip acının içinde arabesk mi olacaksın yoksa “hoppp dur bakalım sobe” mi diyeceksin?
Kayıpların ardından göz yaşı dökmek hatta tepinerek ağlamak, kendini biraz kapatmak acının içinde kalmak kaybettiğin şey ile ilgili hatıraları yeniden anmak dibine kadar yaşamak gerekiyor acıyı.
Acının hakkını vererek yaşamalısın veda etmek basit değil.

Acının içindeysen bir şeylere veda ediyorsun demektir.
Çevrende hadi kalk saçmalama diyenler olacak onları duyma bırak konuşsunlar.
Acının içindeyken bir öfkede gelir hayata karşı veya gidene, yanlız kalmanın getirdiği öfke ve acı karışımı duygu ile hop ayağa kalkmak istersin ama bu ayaklanma geçici çabucak söner.

Çevrende sessiz yanında olanlara bak sadece yanında olana yaslan bir teselli sözcüğü etmeden seni dinleyenler mutlaka vardır, kendini sorgusuz bırakacak bir kucak, bırak kendini bedel düşünme.
Acı geçer izi kalır.. İz hep kalacak önceleri bir damla gözyaşı sonra dudaklarda buruk bir gülümseme olacak bu iz.
İçinden inceden bir iç çekiş gibi.

Tüm yaralar iyileşir bazısının izi kalır, bazısının sızısı. Tamamen yok etme çabasına girme sadece acıdığını kabul et. Acıyı kabul etmeden yas sürecini yaşamak çok zor.
Yas tutunmadan, sağa sola sarmadan yaşanır. İçine, hislerine dön tüm bedenin yas tutarken zihnini sadece izle, sağa sola savruluşunu acının içinde arabesk oluşunu, güçlü duruşunu, bir sorun daha geldiğinde öldüm bittim, neden ben? demesini hepsini izle karışma zihnin oyunlarına izleyici ol.

Zihnin oyunlarını izleyerek yolu bulacaksın, gelen göz yaşını gelen öfkeyi bırak aksın.
Bir sabah uyanacaksın ve artık canın daha az acıyacak daha daha sakin atacak kalbin.
Biraz sabır büyümek sabır ister…

BAĞ(LAR), BAĞLANMAK, BAĞLANTILAR..BAĞLANTIDA KALALIM BAĞIMLI OLMAYALIM

 
İlk bağ tecrübemiz doğar doğmaz kesilen, bizi anneye bağlayan kordon bağımız. Ama artık işin hassasiyetini öğrendik, Anne ile bebeği buluşturmadan hemen kordon bağını kesmiyorlar.
Sonrasında ise anne ile kurduğumuz bağ, aslında meme ile kurduğumuz bağ geliyor.
Buradan aldığımız bağ tecrübesi, bizim hayatımızdaki bağları, bağımlılıkları ve bağlantıları oluşturuyor; “Yeterince besleniyor, seviliyor musun?”
Ben bağ kurmayı çok seviyorum, biriyle, bir kurumla, bir evle, bir şehirle bağ kurmak, orada senelerimi geçirmeyi seviyorum. Ama ben ‘bağ kurmayı’ seviyorum, bu, orada kayıtsız şartsız gözü kapalı kalmak demek değil benim için. Orada bağ kurmanın ötesinde başka bir şey gelişiyor ve bir yük gibi kendini taşıtmaya başlıyorsa,  kafamı bir kaldırıveriyor, dur diyorum.
Bağlılık, gerekli bağlar kurmak güzel, fakat her ne olursa olsun, o durum bir mürid gibi olmaya gitmemeli, işte bu sağlıksız olan tarafı.

“Sağlıklı bağlar nasıl kurulur?”
Asıl soru bu olmalı. 
“Sen yanımda ol, sıkı sıkı tut elimi ama sen olmadığın zaman ben üşümeyeyim, elimi tutmadığında düşmeyeyim.”
Yağız ilk okula başladığında, okula getirip götürüyordum. İlk gün elimi sıkı sıkı tuttu hiç bırakmadı, ben de onu sıkı sıkı tuttum. Okul yakındı aslında, ama o zaman o güvene ihtiyacı vardı. Bir kaç gün sonra  çocuklar ve kadınlar birlikte okula gitmeye başladık, çocuklar önden yürüyor biz kadınlar sohbet ederek arkalarından gidiyoruz. Arada dönüp bakıyordu bizimki, orada mıyım, geliyor muyum diye. Bir ay sonunda arkasına bakmamaya başladı, güvenli alanda olduğunu anladı ve sonra bir gün “siz gelmeyin ben kendim giderim” dedi. Çünkü o da yeni bağlar kurdu, güven sağladı, bağ kurarken en güvende hissettiği yerden destek aldı. Bağ, orada olduğunu bilmek, güvende hissetmek ama yapışmamaktır. 
Sağlıksız bağları, yani aslında bağımlılıkları keserek birey olabiliriz. Kendi duygularımızla, hislerimizle, bedenimizle bağımız güçlendikçe, güven duyar-güven veririz ve bağımlılık değil bağ kurarız.
Yoga, seni dönüştürmeye elle tutulan bedenden başlar. Bedeninle bağların güçlendikçe, hislere doğru yolculuk da başlar. Yoga yaparken tavrın dönüştükçe, farkındalığın arttıkça bağlarını ve bağımlılıklarını gözden geçirmeye başlarsın. Dönüşümü sadece sen gerçekleştirebilirsin. 
Öğretmenler, yoga, enerjetik çalışmalar vs. hepsi bir rehberdir. Yolda nasıl yürüyeceğini kendin seçersin. Burada da bağ kurmak ile bağımlılık arasındaki o ince bir çizgi var; yoganın, öğretmenin veya enerjetik çalışmaların bağımlısı olmak, kimseyi sağlıklı bir yolda yürütmez. Eğitimlerimde “başka yin derslerine, başka stüdyolara gidin, tek bir hocaya, tek bir ekole yapışmayın, deneyin, deneyimleyin, her hocadan öğrenecek bir şey mutlaka vardır” derim. Çünkü çeşitlilik zenginleştirir, zihni açar.
Köklenmek kendi özüne kök salmak demektir; bir şeye, bir insana, bir yere vs çakılıp kalmak, sabitlenmek demek değil. Bağlan, köprülerini kur, zenginleş; ama önce kendinle… Önce ‘sen’ ile bağ kuramazsan eğer, bağımlılık yaratmaktan öteye kendini taşıyamazsın.

AZALIRKEN ÇOĞALMAK

Ne tuhaf bir sözcük öbeği değil mi? Kulağa hiç normal gelmiyor; azalırken nasıl çoğalabilirsin ki? Bir kere mantıklı değil(?!).

Derslerimde çok kullandığım bir cümle vardır: “Eforsuzluğun içindeki eforu keşfet”. “Azalırken çoğalmak”, “Eforsuzluğun içindeki efor”… dinlerken ya da okurken ne ifade ettiği anlaşılmıyor değil mi?

Yin yoga, asananın (pozun) içinde 3 veya 5 dakika kaldığımız bir yoga tarzı. Bazen tembel yogası diyorlar. Ama ben, “kendinle beş dakika kalmaya cesaretin var mı?” diyorum. Öyle duruyorsun işte, hiç bir şey yapmadan, hiç efor harcamadan duruyorsun. Ne elde edebilirsin ki efor harcamadan? Efor harcamamak ne demek?! Oysa günlük hayatımız hep bir koşturma içinde, yetişmeli, yetiştirmeli, yetmeli, hatta artmalıyız, artırmalıyız, en önemlisi çaba harcamalı ve çabuk olmalıyız.

Çünkü böyle yetiştirildik. Ben biraz oturduğum zaman annem, “Allah boş duranı sevmez” derdi.

Bu cümle bedenin, bütün bir sistemin derinine şöyle işliyor; “boş duranı kimse sevmez, her şeyi tam ve zamanında yapmalısın ki, herkes seni sevsin”. Ve her an yapılacak bir iş buluyorsun kendine-ki, temel ihtiyacın olan sevgiyi alabilesin.

Oğlum on yaşındayken, bir gün yine onu kucağıma aldım, “ahhh çok özledim seni, küçükken şöyle bir sarılırdım içime alırdım sanki. Şimdi kocaman oldun sığmıyorsun kucağıma” dediğimde aldığım cevap çarptı beni; “ben küçüklüğümde ki anneyi hiç özlemedim, sen o zaman çok aceleciydin, hep, ‘hadi çabuk’ diyordun. Kendini geliştirdin, şimdi çok iyisin.” dedi. Tabi ki gurur duydum kendimle. Eski halim ile şu anda olduğum hal arasında öyle çok fark var ki, şükürler olsun diyorum. Ama arada ben de düşüyorum otomatik pilota; “yemek yapmam lazım, ders vermem lazım, yetişmem lazım, anatomi çalışmam lazım, çabuk olmam lazım…..” diye sıralamaya başlıyorum.

Bir gün bir arkadaşım ” ‘Lazım’ demek yerine, ‘yapsam iyi olur’ desen?” dedi. “Ne fark var ki?” diye düşünmüştüm.

Ama işte bu tam da “azalırken çoğalmak” demekti. “Yapsam iyi olur” demek, “yapmasam da olur” demek aslında. Yani koşturmadan eyleme devam ediyor, ama sen bir şeyi yapmadın/yapamadın diye eksilmiyorsun; “bırakıyorsun”. Zaten dolduğunda boşalırsın bu bir doğa kanunu. Çekiştirmeden, yargılamadan uzak; “Haaa!” “Yapsam iyi olur”.

Koşuşturma hali zihni meşgul etme ve farkındalığı bitirme hali demek.

Her şeyi otomatik yapma hali, yani öğrendiğin gibi, öğretildiği gibi. Derinde bir çark dönüyor ve sen o çarka göre şimdiki hayatı yönetiyorsun. Yönetmeyi değil de, akmayı deneyimleyebilir misin?

İşte tek soru(n) bu eforsuzluğun içinde eforu bulabilmek hali.

Durduğun yerde yaşanmışlığı görebilmeyi, koşturmanın, kontrolün gereksizliğini ve çabanın, yani gelebildiğin yerin değerini verme halini görebiliyor musun?

İşte yin yogaya ihtiyacın burada başlıyor. Durmak ve derine inmek…

“Offf çok katıyım”, “yapamıyorum, olmuyor” demeyi bıraktığın yerde bedende ki acının altında ne var görebiliyorsun. İlk zamanlar göremiyorsun tabi ki, bedenindeki acıya yöneliyorsun. Zihnin biraz daha katlanabilmek için, bacaklarına doğru biraz daha esneyebilmek için efor harcıyorsun, dikkat bedende oluyor doğal olarak. Sonra bir anda, bir gün bişey oluyor; zihnin sakinleşmeye başlıyor, içerideki duyguları görmeye başlıyorsun, hissetmeye… Bedenin fısıltılarını duymaya ve durmaya… İşte tam orada, o an “AZALIRKEN ÇOĞALMAK” nedir, anlıyorsun.

İÇERİDEN ÇIKAN

Bir yoga öğrencisinin günlüğünden

Yin Yoga yapmak için güzel bir akşam. Geçen gergin tuhaf günün ardından kendimi Yoga stüdyosuna atmak en doğru karar.

Küçük bir ısınma ardından kelebek poz… Ayak tabanlarımın birleşip dizlerimin iki yana düşmesi, omurgamın nefesime uyup yukarıya doğru uzaması büyülü geliyor. O uzun omurgayı yumuşacık bir öne eğimle birleştirdiğimde içeriye yolculuk başlıyor.

“Yerleşmek gerek pozun içine ki bırakabilsin Pozun hedef bölgesi bacakların içi ve omurga. Nane şeker etkisi biraz yakıyor ama ferahlatıyor açılma. Susmak, durmak, acılana bakmak…

“Bırakmak zor iş bırakmayınca. Durmayınca Yin Yoga olmuyor” diyor hoca.

Ne hoş bu gün hiç bir yerim kaşınmıyor. Durmayı sevdim.

Ne çabuk geçti beş dakika pozun içinde, biraz daha kalsam ama “Yavaş ve şefkatli, tek tek, sırayla diz omurlarını üst üste” diyor, nasıl beceriyor bu kadar yavaş konuşmayı?

Kendimi sırt üstü bırakmak kolay geldi, bu akşam beni taşıyan bir kucak var sanki.

İçeride bir şeyler konuşuyor ben duyamıyorum ya da duymak istemiyorum şu anda.

“Dizlerini yavaş yavaş karnına çek ve sağa sola kendi ritminde sallan.”

Dizlerimi karnıma çekmek ne demek? Nasıl oluyordu? Algım zayıfladı sanki…

Hani evden dışarıya çıkmak istemediğin zamanlar olur ya öyle bir şey Yin Yoga. Çıkmak istemiyorsun, dış sesleri duymak pek hoş olmuyor bazen.

“Gel bir oturuşa, bacaklar önde olsun” diyor.

Uzun omurga ve öne katlan… Ne basit görünüyor değil mi? Ciğerim sökülüyor ama benim, bedenimin arkası yanarak açılıyor.

Bir Halil Sezai şarkısı geçiyor içimden “Yangınnn Varrr” dile kolay bedene zor tırtıl poz.

İçinde kaldıkça daha da ağır, nefesimi tutmamak zorlaşıyor. “Bırak nefes aksın, karnın rahat” diyor.

Ama olmuyor, hoca dediği ile kalıyor, bende işlemiyor bu gün o ipek sesi…

Çok uzaklara gidiyor içimde bir yer.

Bazen sen susarsın da hücrelerin konuşur.

“Şu kremi sırtıma sür” dediğin ve yüzüme döndüğün an her şey film şeridi gibi geçti aslında gözlerinde.

Gözlerini hiç o kadar net hatırlamıyorum.

“Beni özgür bırak, büyüyeyim kadın” demesi hiç bu kadar derin olmamıştı. Ben o kıvama gelmemiştim, belki de sen o kararda olmamıştın.

Gerçekten sonuç ne bilmiyorum.

İçinden gelen, nefes alan şey doğrudur.

Bir tek bunu biliyorum. Yavaş yavaş, ilmek ilmek çözmek gerek. Eğer bir ilmek kaçırırsan üç sıra birden sökersin, bir de bunu biliyorum (çok örgü ördüm, çok ilmek kaçırdım.)

Bazen, yemeğe fazla tuz koymuşsan patates atarsın ama bazı yemeğe de yakışmaz ki patates,  atamazsın. Kendine fazla tuz attıysan patates atamıyorsun, yakışmıyor işte, yemek özel.

Bir şey fazla, bir şey eksik olduğu zaman yapacak bir şey olmuyor.

Kabulden gayrı bir şey yok. Ben de böyleyim, az tatlı ne yapalım.

Gitmem gerek senden ki gerçeğimizi bulalım, tutunmadan birbirimize…

Tutunmak en kolay olan, gitmek en acılı olan yer… Ben acı seviyorum galiba. Acı da değil aslında, bu gerçek olan beni arama yolunda karşılaştığım egom, konfor alanımdan çıkmak.

Beni yıllar öncesine götüren zihnim mi?

“Ne geliyorsa gör ve bırak, yargılama ” diyor.

Bana senaryo geldi bu kez geçmişten.

Sanki pozun içinde beş dakika değil beş yıl geçirdim. Ve pozdan çıkmak en az iki yıl sürdü.

“Olduğun pozdan çıkma anı çok değerli” diyor.

Ve yine güvenli kucağa bırakmak kendini, sırt üstü yatmayı hiç bu kadar sevmemiştim.

“En eforsuz, en konforlu şekilde yüz üstüne gel” diyor.

Ben eforsuz bir şey biliyor muyum? Efor harcamadan bir yere gelinmez ki… Paldır küldür kalkıyorum yüz üstüne dönmek için. Bir anda sırtımda sıcacık bir el, burnumda lavanta kokusu nasıl becerdim bilmiyorum, efor harcamadan yüz üstündeyim.

“Bırak karnını ve omuzları, sırtın yumuşasın.”

Haaa karnımı sıkmayı bırakınca sırtım da yumuşadı zaten. Omuzlarımı yumuşatınca göğüs kafesim de bıraktı, ne tuhaf insan göğüs kafesini sıkabiliyormuş.

“Dizlerin karnına yaklaşsın, sağ yana cenin poza yerleş, şefkatle “

Şehriyeli tavuk çorbası kokusu, kolumu kaldıracak halim yoktu. Hiç sevmiyorum hasta olmayı, işte tam bu his, annemin göğsüne bırakmıştım kendimi çaresiz… İlaç olacağını bilmeden.

“Ellerinden destek alarak bir oturuşa gel” başka bir şeyler de söylüyor aslında arada ama ben bazılarını duymuyorum.

“Dört ayağa yerleş” eskiden kafamı kaldırıp bakardım ne yapıyor diye duyduğumu görerek desteklemek isterdim. Artık sadece dinliyorum. Bir şey yanlış olursa gelip düzeltiyor zaten hoca, gözlerimi açmamak içeride kalmak iyi geliyor.

“Sağ dizini sağ bileğinin dışına yerleştir. Sol bacağın geriye uzarken, kalçaların ağırlaşsın, dirseklerinin üzerine gel veya bırak göğsünü yere.”

Yani uyuyan kuğu demek istiyor. Ohhh sağ bacağımın yanı, kalçam yanarak açılıyor yoğun bir nane şekeri bu. Sol bacağımın üstü bu sefer daha rahat, aaaaa açılmış demek ki. Bu gün rahatım bu pozun içinde, gergin de değilim.

Sanki uyku ilacı içtim, bu çalan müzik ne? Hoca ne diyor, çok uzaklardan geliyor sesler. Sadece ihtiyacım olanı duyuyorum…